YAZDA YABANDA HAYAT ÖYKÜYLE…
M.Sadık Aslankara
“Hayatı öyküyle karşılamak” ne demek? Doğumla ölüm arasındaki yaşamın o trajik yanı yok mu, bireyin işte bunu hikâyelerle karşılaması bir bakıma. Sevişi kahredişi, emeği verimi, savaşı barışı, dölü döşü hep anlatı kurarak paylaşıyor insan. Anlatı ya da yalanın edebiyattaki karşılığıysa eğer hikâye, insanoğlu uydurduğu bu hikâyelerle doğuyor, üreyip ölüyor…
Yazlar hadi böyledir, ne ki yaz bitmiştir diyelim, öteki mevsimler sökün eder, n’olur, kışları da böyle karşılar “eşrefi mahlukat” denilen şu tuhaf insan. Yazda yabanda kavkımıza işte böyle sineriz. Kavkımız ne demeyin, hikâyedir, yorgan döşek bunlara sarınıp öyle uyuruz.
“Her öykünün bir de hikâyesi olur,” der öykücüler. Böylece öyküyle hikâye arasına ayrım koyarlar. Bu özelleştirmede “hikâye”, olan biten ne varsa bizi kuşatan, bunun iki çift sözle kurulumudur, ancak “öykü”, bu hikâyenin, gereksinirlikleri yönünde türün sanatlı anlatısı halinde yapılandırılma hüneri denebilir görece. Öyküyle hikâye sözcüklerinin birbiri yerine kullanılabildiğini de unutmayalım bu arada.
Hayat, yaşamla iç içe hikâyeler eşliğinde karşılanabileceği gibi böylesi birliktelik aranmadan da kurgulanabilir. Yeter ki öyküde hayatı karşılamayı birey üstlenip sırtlansın, yazar da birey üzerinden güçlü bir gerçektenlik duygusu, inandırıcılık kazandırsın öyküye.
Şu da var; yazar doğrudan anlatmaya ağırlık verip hikâyenin kendisini öne çıkarabileceği gibi tersi tutumla buna sırt dönüp hikâyenin hantallığından, yükünden kurtararak anlatısını öyküye özgü kıskıvrak kavrayıcı anlatı düzenine de çekebilir bizi. O zaman yoğrulduğumuz öyküde hayatı birlikte karşılamanın yoldaşlığını yaparız onun paydaşı olarak.
Yazarlar bu iki biçimi, aynı yapıtta farklı birer anlatı halinde sunabileceği gibi apayrı kitaplarla da okur karşısına çıkarabilir. Bunun da ötesinde aynı anlatıya öyküyle hikâyeyi, bu iki biçemi sarmal düzende yerleştirmeyi de yeğleyebilir.
Şu bizim Bafralı öykücülerin verimlerine geçelim şunca gecikmenin ardından. Öteki yazarların hayatı karşıladığı öykü örnekleriyle birlikte. Kafes kelebeği Metin Turan’la Haydar Demir’in görece dışa çıkarak ileri sıçrayan, soğukkanlı, mesafeli tutumla yapılandırdığı, büyük bölümü mıhça çakılı öykülerinde fazlalıktan, eksiklikten uzak gelişmişlik dikkati çekiyor ilk ağızda.
Metin Turan; “Hepsi Yalnızlıktan”…
Yaşamöyküsüne göre Hepsi Yalnızlıktan (Favori, 2024) Metin Turan’ın dördüncü öyküler toplamı, araya iki de roman eklemiş, toplam altı kitap; vay be, altı yılda altı kitap, büyük disiplin, övgüye değer bir azim, sebat. Ne ki ben, yalan yok, Metin’i ilk kez okuyorum. Ama öteki kitaplarını, tümünü değilse bile hiç değilse bir romanıyla bir öykü kitabını daha okumayı sırama alacağım.
Okuyunca şaşırdım tabii, çünkü öyküler gelişmiş bir kalemden, dikkat çekici soyutlayım, dönüştürüm örüntülerine dayalı anlatı düzeyi getiriyor önümüze. Nitekim yer yer 1990 Kuşağı öykücülüğünden izler karşılıyor bizi hatta Oğuz Atay metin yapısından anıştırmalar da buluyoruz, hem de bunları aşar dinginlikle. Ciddi dil işçiliği sergilendiğini de eklemeliyim. Âdeta şiirle karılı bir dil bu, şairanelik benzeri acemilik yok. Dile dönük öylesine yoğun emekle çalışılmış öykülere, her biri kült kurulumla sayfalara yerleştirilmiş, görünen bu.
Yaşamöyküsünden büyük güçlükler içinde bunları verimlediği anlaşılan yazarın, gelişkin soyutlayımlar, parlak öykülemler eşliğinde yoğurduğu anlatısı, öykülere dönük dikkatimizi alabildiğine kışkırtıp yoğunlaştırıyor da. Sonuçta Metin, damardan bir yalnızlık trajedisine yönelip, öykülerine bunları döşer yerleştirirken bu örneklerren derlenebilecek kavramsal tortuyu kendisine ait kılabilmesi amacıyla okurun da önünü açıyor aynı zamanda.
Haydar Demir; “Kokulu Rüzgâr”…
Haydar Demir, Makine (Evrensel, 2007) adlı ilk öykü kitabında, evet, bir Orhan Kemal ardıllığı yansıtarak öykücülüğümüzden adım attı belki, ancak bununla yine de dikkati çekti, bir eşikten geçip öyküde kalem oynatmaya koyulan bir yeni yazar için olumlu ipuçları sergilemiş oldu enikonu. Haydar, ikinci öykü kitabı Kokulu Rüzgâr’la (Favori, 2024) Orhan Kemal’e yine sırt dönmeden ama bu kez daha yoğun örgülemeyle, demini almış, tadı yerinde arınık, sıkınık bir öykülemle geliyor okur önüne, yüklendiği hayatın rüzgârını, öykü koridorlarında gezindirip bizi, yaşadığımız bu hayatla yüzleştiriyor.
Bu bağlamda geleneksel anlatıyı sürdürüyor, tamam ama farklı bir damarda ilerliyor yine de. Bu yüzden yepyeni bir Orhan Kemal diyebiliriz buna.
Başladığı çizgiyi korurken eski öykülerinde olduğunca işçi, usta emekçi dünyasında gezinse de öykülemini, daha da geliştirip olgunlaştırdığı bir düzeye taşıyor Haydar. Bu arada örtüklüğü, eksiltiyi öykülerine ustalıkla döşüyor. Öykülerde, bireyin öznel dünyasından sızan, içe işleyip yerleşen, kendine özel yer edinen duyguları yansıtmakta büyük ustalık sergiliyor, böylece metni geleneksel anlatıyla kurulan hikâye olmaktan çıkarıp etkileyici öykülere dönüştürerek okurla paylaşıyor. Bunda şairliğinden gelen etkinin de altını çizmekte yarar var kuşkusuz. Burada, şairanelikten uzak tutumla okuru şiire çekerek, onu ince duyarlıklarla kuşatarak başarıyor Haydar.
Neriman Ağaoğlu; “Eflatun Zamanlar”…
Günümüzün belki de ortaklaşa tek söylemi ne; “Susma, sustukça sıra sana gelecek!” İşte Neriman Ağaoğlu, Eflatun Zamanlar’da (Şyk Kitap, 2022), her melanet reva görülse de hiç susmayanlara, onların yaşam biçimine odaklanıp ince bir işlemeyle örüntülediği, bütün ayrıksılığıyla bunu her seferinde yeniden karıp kurduğu öykü evrenleri getiriyor okur önüne. Bağlamlı nitelikteki bu öykülerde kişiler hem birbirinin yerine geçebiliyor hem de farklı bireyler halinde toplumsal birer sorgucu konumuyla yüzleşmemiz gereken aynalar halinde karşımıza dikiliyor. Bu nedenle Neriman’ın öykü evrenleriyle kişilerinin bir yapbozun öğeleri olarak kurulup yapılandırıldığı, böylece bütünleştirmeye gidildiği görülüyor.
Siyasal öyküye taze bir soluk getirdiği, bu çerçevede türe yeni bir damar-kanal açmaya giriştiği öne sürülebilir Neriman Ağaoğlu’nun. Bunu gerçektenlik duygusunu yüksekte tutarak sağlayan yazar, bu amaçla yerleştirdiği kimi işlevsel ayrıntılardan yararlanırken çizgiselliğe kaymadan yol alıyor.
Dilek Karaaslan; “Hayatımızın En Uzun Kışı”…
Dilek Karaaslan, Hayatımızın En Uzun Kışı (Can, 2025) adlı yapıtında Bafra tutuklularının anlatılarıyla örtüşür düzeyde, nitelikte, yer yer bağlamlı öyküler eşliğinde gerek içeride gerekse “Avrupa’nın arka mahallelerine sıkıştırılmış” bir hayattan “kökleri(.) koparı(ldığında)” kaçarken bir avuç aile bireyi üzerinden kıyım, şiddet, her türlü melanetin yaşandığı öykü evrenlerine yoğunlaşıyor. Öykü kişileri, acılarla sarmalanan aşkla kendilerini onarabilecek midir peki? “Geride kalanların, ölenlerin anıları onların yeni bir hayat kurmasına izin verecek mi”dir? (33, 37)
Dilek, öykülerine bunları yayarken aynı zamanda yitirilen zamanı, geçmişin mutluluğunu bir biçimde yeniden kurmaya çalışıp öykülerinde bu yitik masumiyeti, hüzünle bir oda müziği eşliğinde âdeta yeniden kurabilmek için çabalıyor. Ne var ki, “yoğun, yapışkan, tiksindirici bir kötülük her yanı(.) sarıyordu(r)” (66), öykü kişileri bunun şaşkınlığını yaşayacaktır hep. Bu arada günümüz gerçekliğine, yine bugünün toplumsalcı bakışına dayalı bir yaklaşım sergilediği de eklenmeli Dilek’in. Sözgelimi “Zürafa Sokağı” örneklenebilir bu doğrultuda. Böylelikle Dilek, toplumsal dinamiklerle birlikte işlediği öykülerinde, anlatısını bu yönde bir ahlaksal değerle sürdürdüğü öne sürülebilir, pek çok kalemden farklı tutumla.
Ufuk Tekin; “Kızıl Meşe”…
Ufuk Tekin (d.1974), Kızıl Meşe’de (Bilgi, 2024) gizeme kayan bir bilinmezliğe yöneldiği öykülerinde, “vatan haini” denilerek altında Şeref’in katledildiği, bu nedenle kasabalıların “Şeref ağacı” da dediği “kızıl meşe”yi bir leitmotiv olarak alıp anlatısına yoğun bir dinamizm katıyor. Üstelik bu gizemci boyutu öykülerin sonuna dek ayakta tutmayı, “kötülük yapa(ndan…) intikam al(an)” (57) bu ağaçla anlatısına rasyonel çerçeve getirmeyi de başarıyor.
Kestirilebileceği üzere bu, enikonu alaysamalı kapsayıcılık getiriyor anlatıya. Açık biçimde kurduğu öykülerinde bunu doğal bir akışla yansıtıyor, böyle olunca Ufuk, öykü yazmıyor da anlatıyormuş havasında bir tutum sürdürüyor. Tersinlemeli grotesk anlatı damarı, öykülere kıvrak bir hava katıyor bu arada. Gerçekten kendine özgü bir çizgide, üstelik sergilediği düzeyi hiç aksatmadan farklı bir öykülem yapısına dayalı verimleme çabası sergiliyor yazar öykülerinde. Bu da toplumsal açılım çerçevesinde kasabaların, küçük kentlerin insan ilişkileriyle olaylara bakışına farklı bir sayfa açmanın kapısını aralıyor.
Selma Aksoy Türköz; “Ölmek İçin İyi Bir Gün Değil”…
Selma Aksoy Türköz, Ölmek İçin İyi Bir Gün Değil (Ketebe, 2024) adlı öyküler toplamında öyküsel anlatı kurmakla hikâye anlatmak olgularını birbirinden ayıramadığı, aralarına sınır, mesafe koyamadığı için öyküyü, neredeyse “anlatmak” bağlamında kaleme alıp metninin yükseklik yitirmesine yol açıyor. Bu, şu anlama geliyor; Selma öykü kaleme almak üzere yola çıkmakla birlikte, yazdıkları, örneklerine romancı değil öykücü Peyami Safa, Burhan Felek vb. gazeteci yazarlarda rastlanan öykümsüler biçiminde öne çıkıyor. Çünkü öyküler okunduğunda yazarın büyük oranda önce konuya karar kıldığı, sonra o konuya değgin öykü yazmaya soyunduğu gözleniyor.
Özetle Selma, “İstanbul’da” adlı öyküsünde “‘yazması gerektiği düşüncesi’ peşini bırakm(ayan)” öykü kişisiyle özdeşmişçesine tutum sergiliyor. Bu yalnızca öyküdeki gerçektenlik duygusunu zedelemekle kalmıyor, öykülerin çizgiselleşmesine de yol açıyor enikonu. Sal öyküyü Selma, ille çocuk çekeler gibi kendi istediğin yöne sürükleme onu, bırak o istediği yere yönelsin, öykü bilir nereye gideceğini, yazık oluyor kabarttığın o dil hamuruna.
Ayşe Nilay Özkan; “Münzevi Sesler Korosu”…
Ayşe Nilay Özkan, Münzevi Sesler Korosu (Vacilando, 2025) adlı ilk öykü kitabıyla geçmişin hüzünlü yaşantı kesitlerinden kalkıp günümüz modern yaşamından izlere ulanan öyküleriyle geniş bir zaman yelpazesine yayılırken ilgi çekici giriş yapıyor öykücülüğümüze, sözgelimi “Saklı Lekeler” bunu yansıtırken yapıttaki her öykü için bunu söylemek güç ama. Örneğin Ayşe Nilay’ın, Selma’da, kitaba da adını veren “Ölmek İçin İyi Bir Gün Değil” metniyle benzer kurulumda “Tur-Gen-Yev” öyküsünde gerçektenlik kurulamıyor bana göre. “Zebra Kek”te de yazar, hikâyede peşine taktığı okurun, öykü kişilerinin ilişkilenişindeki desteksizlikten ötürü bunun metinde yol açabileceği kimi tuzaklar nedeniyle öyküden koparabileceğini göremiyor yazık ki.
Oysa inandırıcılığı zorlayıcı da olsa “Metamorfoz” şaşırtıcı bir gerçektenlik duygusu yayabiliyor. Bunda grotesk eğretilemenin rol oynadığı öne sürülebilir, böylelikle öykü, biçemce de farklı bir yapı sergiliyor. Bu arada “Define” de yapıtın göz çelip parlayan öyküsü bana göre. Aynı şekilde tanıtmaya, anlatmaya girişmeden yazarın, öykü kişilerinin karakteristik yanlarıyla ilgili bunları okura kurdurmaya dönük, örneğin “Klorak”taki işleyişi ışıltılı parlaklığa sahip.
İşte size yedi öykücü, öykü kitaplarıyla…
NOT:
Yukarıdaki yazının daraltılmış bir biçimi, Cumhuriyet Kitap’ın 10.07.2025 tarihli 1847. sayısında, “Kitaplar Adası”nda yayımlanmıştır.