VEDA YAZILARI; ORTALIKTA GEZİNEN BANDOLU HIYAR TAKIMI…

ORTALIKTA GEZİNEN BANDOLU HIYAR TAKIMI…

M.Sadık Aslankara
(12.03.2026 YAZISIDIR)

Bayram seyranda göstermeci terbiyeyle el öperek şeker toplamaya çıkmış, mahcup, başı eğik boynu bükük oturup, belki para da verirler umudunda bir çocuk tavrıyla kaleme alacak değilim bu Veda Yazılarını.

Söylemediysem şimdi yazmış olayım. Apaçık yazacağım, ad dökümüne girişmeden, açık olmaktan kastettiğim saldırganlık değil, hele küstahlık hiç değil. Kaba saba konuşmak, arada argo filan yuvarlayıvermek, söylemek istediğim bu yalnızca.

E, iç dökeceğim dedim ya, demek biraz da küfür savuracağım, bu anlama geliyor sözünü ettiğim açıklık.

Diyeceğim hıyarlar da payını almalı satırlarımdan, öyle ya az mı çektim, çekiyorum onlardan?

Hani hıyar vardır, hıyarlığını bilmez ortalıkta gezinir.

Sanki ben hıyardan anlamam, daha konuşmasından, karaladığı iki satırcık mızırtıdan anlarım ne cinsten hıyar olduğunu.

Yahu dil bizim en belirgin kimliğimizdir öğrenemediniz mi, kimsek kimizdir buraya kadar tamam, hiçbir zaman kaçamayız bundan, nokta.

Doğaçtan konuşma düzeni aksama, tekleme gösterebilir olağandır, ben buna değil bu yapıyı kurmak için seçtiğin malzemeye bakarım senin, sözcüklere yani, hangilerini seçiyorsun, kendine özgü yerleştirme biçimin var mı, kimsin necisin şıpın işi gösterir seni.

Ama bundan habersiz hıyarlar, hem derslerini bilmezler hem şişmandırlar herkesten, bando takımıyla gezerler ortalıkta, takımın en önünde de kendileri.

Yazarı, yazar yapan dilidir, dili! Senden imza almak için önünde sıraya girmiş okur güruhuymuş, yüz binlerce basım yapmış tonlarca kâğıtkule kitapmış, aldığın gıcır gıcır dolar yeşil yeşil binlikmiş, verilen şanına şan katan büsbüyük ödüllermiş geç efendi, geç bunları bir kalem.  

Dilin yoksa bir bok değilsindir.

Sordum sarı çiçeğe, de, bizim millete, yapıştırır hemen arkasından; annen baban var mıdır; pirimiz Yunus hazretlerinin hüneri bu sözcükleri bulup dizmesi, bununla büyük bir anlam ilmeği yaratabilmesinde yatar.

Yine millete, bir ağaç gibi tek ve hür diye bağır, hemen yanıt alırsın, adını veremez belki söyleyen şairin, ama dizesini yapıştırır hemen; ve bir orman gibi kardeşçesine. Ben de yukarıda, adını anmadan geçtim örneğin şairden dizeyi.

Yıllar önce Memet Fuat üstat, Türkçede öne çıkmış onlarca şairin belleklere yerleşmiş dizelerini sıralayıp dilimizi hallaç pamuğu benzeri attıran bu adlardan örnekler vermişti de şaşakalmıştık.

Şiirimizin büyüklüğü dilimizden gelir, ama dilimizi büyüten, bakımdan geçirip güzelleştiren de şiirimizdir ha, unutmayalım.

Bir yazar, dilinin büyüklüğünü kavrayamadan, bunun ana taşıyıcılarının dilin şairleri olduğunu öğrenemeden kendini geliştiremez. Yazıyı, kızak gibi kaydırmak istiyorsan dilini bileceksin önce, tamam, biliyorum artık demek de yok öyle, ölene dek ya da kolun kopup da yazmayı bırakana dek sürdüreceksin bu dili öğrenmeyi, çünkü bunu öğrenmenin sonu yok.

Bu güzel atlılar, de, karşındakine, atlarına binip gittiler diyecektir sana.

Ben dille ilgili bu mismini bölümcüğü şairler için değil yazarlarımız için verdim; demek istedim ki, şiirden vazgeçenin vay haline.

Ama hepsini kucaklayacaksın şiirimizin, ayırmayacaksın dilimizde kol kola girmiş bu şairleri birbirinden, salt kendine yakın bulduklarını davet ettiğinle iftar sofrası düzenlemeye kalkmayacaksın yani, bir itirazım yok, elbet bunlarla daha sık oturabilirsin bu dil sofrasına ama kuru soğana bala aynı değeri vermeyi ihmal etme yine de.

Şimdi gelelim felsefasulyenin nimetine.

Bana kitabını imzalıyor diyelim, adımı doğru düzgün yazamıyor örneğin; bu neyi gösteriyor, aklında kalanı yazdığını; oysa yazarlık akılda kalanın yazılması değil oraya en uygun görülenin aranıp bulunması yerleştirilmesidir.

Sevgili Turhan Günay arkadaşım ifrit kesilirdi, adını doğru yazmayanlara; “Turan” diye imzalamışlarsa eğer, ben bu kitabı niye okuyayım şimdi, derdi.

Bir yazar, kitabı okunsun diye şinaverlik yapmaz, ikiyüzlü davranmaz, kırıtıp gamzelerini açmaz, armağan vermez, içki ısmarlamaz, bedel ödemez, bunların yerine önce dili konuşur yazarın.

Ne bok anlatırsan anlat ne kurgu cambazlığı yaparsan yap, ulan köftehor, sen yazarsın, önce yazarlık kimliğini, ilkönce, adından da önce bunu göstereceksin, biz senin bokunda boncuk aramayacağız, diline bakacağız, yazarın topuğu dilidir, dilinden vurulur çünkü.

Sonunda herkes kendini yazar, herkes kendini okur. Yazarken de okurken de kendindeki dille yazar, okur. Dilin neceyse ne kadarsa sen de oncasındır, o kadarsındır, ötesi değil.

Ortalıkta gezinen bandolu hıyar takımından çık önce, çık da mızıka çalmayı öğren, sonra yola çık, uzun ince bir yol olduğunu göreceksin imi timi belirsiz bu dil ucunun.

Keşkek benzeri dövmeden kendini bu dil kazanında, başkalarına kendini okutmak için debelenme. Vur kendini akarsuların o kırçıl kayalarına, hançer gibi batsın sana, şişkinliklerini at, sonra sığ sulara sal kendini, eleklerin ipince gözeneklerinden bile geçebilen bir dil balığı ol, yüzmeye gir piştiğin bu sularda ki hamlığın iyice gitsin, ergimiş dile dön.

O zaman zaten yazdıklarını okutmak için yaltaklanmak şöyle dursun, birileri ille okusun diye çabalamazsın, okuyan okusun dersin, ben yazdım bu sulara bıraktım, okuryazar birileri ilgi göstermese de bir dilergi bulur okur der, öylece salarsın. Aysel git başımdan, anladın mı şimdi?