ÖYKÜ: Zerrin Saral; ONDANCI

Bundan Bu Oyun Ondan

Zerrin Saral

“Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk hiçbir yere gitmiyor.”
Edip Cansever

Sadık Aslankara’nın Can Yayınları’ndan çıkan yeni kitabı Ondancı, geçtiğimiz Ocak ayında okurla buluştu. Yazarın kitabını adlandırışı yine ilgi çekici, merak uyandırıcı. Birbirine bağlı ya da bağımsız olarak okunabilecek on iki öyküden oluşuyor, Ondancı. Kitabın arka kapak tanıtımında roman olarak da okunabileceği ifadesi, okurun tercih ettiği algı yönünde bir okumaya karşılık gelir. Bu bağlamda, eserin farklı okuma alegorisine (öykü/roman) sahip olduğunu söyleyebiliriz. Aslankara’nın daha önce Uykusu Sakız ve Cicoz’da kahramanları çocuk olan öyküler kaleme aldığını biliyoruz. Bu defa, geçirdiği çocuk felci nedeniyle yürüme yetisini kaybetmiş; duyarlı, uçarı bir oğlan çocuğu kahramanımız. Kendi içinde kurguladığı dünyası ve dışarıdan gelen çağrışımsallığa gösterdiği duyarlılıkla tutunur yaşama. Ona fedakârca bakan annesiyle birlikte yaşarlar.

Ondancı’da bütün öyküler, kahraman anlatıcının ben ağzından ve gözlemci bakış açısıyla anlatılır. Metnin sesi, metin-okur karşılaşmasıyla birlikte kendini açar, harekete geçer. Söyledikleri kadar söylemediklerini de kurguya dâhil eder, Aslankara. Günlük yaşama ilişkin ayrıntıları atlamaz. Dili işlerken yaşamın doğal akışından geçen bu ayrıntıları eklemleyerek ince ince metne dokur.

Kitabın tüm öykülerinde kahramanımız, yakınımızda durur. Açık pencereden etrafı seyreden oğlan çocuğu belleğimize öyle yer eder ki evinin yerini bilir, önünden her geçişimizde o yöne başımızı çevirir, bakarız. Yazarın dile yaptığı açılım ve kurgu bizi metne yaklaştırırken yaşamın kendisi kadar gerçek kılar öyküleri de.

Bu Gizli Bir Tiyatro mu?

Pencere, kitabın tüm öykülerinde ana metafor olup küçüğün dış dünyayla kurduğu tek bağdır. Patırtı, bağrış çağrış, otomobiller, marketler, iş yerleri; onun hissettiği güçlü yaşamsal kıpırtılardır. Küçük kahramanımız, birilerinden duyduklarıyla değil de kendi görüp kendi fark ettikleriyle bu yaşamsal kıpırtılara, zamana tanıklık etmeyi sever.

“Pencere önü masamdır.” (Kuşlar/S.57)

“Gün boyu açık durur pencere. Karakışı sevmem tabii. Pencereyi kapatıp öyle çıkar annem, hafakanlar basar zamanla içimi.” (Lazımlık/S.21)

“Pencere açıkken var ya, hayattaymışım, yaşıyormuşum, öteki türlü hayatla bağlarım kopmuş gibi, ne bileyim sanki ölmüşüm de yerin altına girmişim, öyle bir duygu. Kurtaramıyorum bir türlü kendimi. (S.24 Lazımlık)”

Çocuğun dışarısıyla kurduğu bağ (pencere) âdeta tiyatro oyununa açılan bir sahne gibidir.  Oyun günlük yaşamı içine alır, nasıl mı? Polis Necati beyazları parlayan, alacalı bulacalı bir üniformayla Ayhan Işık gibi iç geçirir, elindeki Mabel’i perdeye, pardon pencereden çocuğa uzatır. Çektiği el arabasıyla yolları süpüren adam da, sessiz bir anıt gibi dikilip omzunu pervaza yaslar. Cebinden paketi çıkarıp sigarasını yakarken ufaklığa hatır sormayı ihmal etmez. Buna benzer görüntüler, öyküler boyu akar gider.

Küçük bir çocuk, dışarı çıkamadığı evinden dünyaya açar perdelerini. Bu bağlamda Ondancı’da yer alan öykülerle Aslankara’nın, tiyatroyla gizli bir ilişki kurduğunu düşünmeden edemiyorum. Bana kalırsa yine yapacağını yapmış.

“Drama, drama. Ben n’apıyorum pencere önünde? Salak şeyler, diyeceğim, yakışmayacak. Ben o drama dediğinizin içindeyim. Göbeğinde tam. Şöyle gelseniz biraz, bu tarafa? Yanıma, yakınıma. En azından duysanız, duysanız da dokunabilseniz ruhuma. İçimden geçenlere demek istiyorum. Anlardınız, yok dramaymış, yaratıcı drama, neyse işte…” (Havuz/S.65)

“Yazar olacakmışım ben, bir yalanı da bu. Nereden biliyor, sormuyorum. Pencere önü hikâyeleri topluyormuşum. Buradan belliymiş… Getirip yığıyor da yığıyor kitapları. Okumadığım kalmış da… Hepsini okudum. Tabii ya. Küçük Prens’i de, Tom Sawyer’ı da, Gulliver’i de, neleri neleri… Hatta David Copperfield’i bile…”

Bu Annem Harika Benim!

Öyküler boyunca enerjisi düşmeyen bir anne vardır karşımızda; telkini, inancı yitmeyen. Oğlunun yaşamına kattığı değişikliklerin sonu hiç gelmez. Çocuğun gelişme arzusu da bu inanca açılım yapar: kendini tanıma, tanımlama, keşfetme gibi bir istekle hayal gücünün zenginleşmesine, okur tanıklık eder. Anne, bir gün elinde saksılara dikmek için getirdiği çiçeklerle, bir gün saatli maarif takvimiyle ya da bir kediyle eve gelir. Bununla da bitmez mahallede çekilen filmde çalışan bir fotoğrafçıyı hatta çalıştığı evlerden birinin spor salonu işleten oğlunu da bizim küçükle tanıştırır. Yine çalıştığı evlerden birinden kendisine verilen cibinliği; bir ev, bir yatak denizine daha doğrusu, oyun alanına dönüştürür, Tom Amca’nın Kulübesi gibi. Annenin günlük ilişkileri, etkileşimleri hep oğluna fayda sağlayacak nedenler üreten bir duyguya, fedakârlığa karşılık gelir.

“Bu annem harika benim! Cibinliğin ince dokusu ardından onu görüyorum ama, o değildi de daha çok gölgesiydi onun. Yaptığım suluboya resimlerine benzeyen, buna göre epeyce keskin çizgili görüntü, beni daha da heyecanlandırdı. Gerçek ev oldu, diye bağırdım, çadır çadır oldu! Yerimde duramıyorum. Hani öyle bir heyecandı ki bu, kertenkele kanatlanabilir, bacaklarımı da havalanabilirdi bir anda. (Cibinlik/S.76)

“Annem cam kavanoz getirdi, büyükçe, yassı, çay bardağına sığmayınca bu dilber. Yerini değiştirdik birlikte. Böyle daha güzel oldu; kavanozda. Işıltısı, gülüşü bol.” (Muzlar/ S.33)

“Oh, iyi oldu, diyor. Yaşayacak değil mi, diye gözlerini aranıyorum. Bakışları kaçamak değil. Yaşayacak tabii, diyor.” (Muzlar/S.33)

“Yani benim mi şimdi bu kedi? Çıngınca bağırmışım: Sussana, n’oluyor, diye çıkıştı, bu arada toparlandı da çabucak…” (Kediler Köpekler/S.49)

“Aman Allahım nasıl heyecanlandım, kucağımda bir canlı, kımıl kımıl. Ne güzel bir duyguydu böyle. Sanki bacakların hareketlenmiş, onunkilerle uyumlu dansa girişmişti. Sev dedi, okşa, kediler bayılır buna. (…)Merak etme, dedi, o artık senin, şimdi yatağına da gelir, birlikte yatar, uyursunuz…” (S.50 Kediler Köpekler)

“Anlaşıldı Teyze’nin yılbaşı armağanı sana. Bağı çözdüm, özenle açtım: Saatli Maarif Takvimi. … Koca bir yılın ansiklopedisiymiş takvim, Anlaşıldı Teyze söyledi. Duvara asılması için kartonun üzerinde bak delik de var, pencerenin koluna da tutturabiliriz. Sen nereyi istersen, senin takvimin bu.” (Kediler Köpekler/S.53)

“Başımı okşadı, sonra da her zamanki iş bohçasını aralayıp tomarla elişi kağıdı, renkli, düz kağıtlar çıkardı, dizi dizi boyalı kalem koydu önüme.” (Kuşlar/S.59)

İnsan en güzel sevdiğini üzer!

Çocuğun annesine duyduğu sevgi, zaman zaman öfkeye dönüşür. Öfkesi genellikle saman alevi gibi olsa da dikkat çekicidir. Çocuk da olsa insan en güzel sevdiğini üzer, belki de …

Anneye duyulan öfke pişmanlığa büründüğünde çocuk söylediklerini geri alıp kadere isyana yönelir. Anne ve kader ikiliği üzerinden; huzursuzluğu, bedeni gibi ruhunun da eksik oluşu isyana kadar uzanır. Kendinden başlayıp dünyaya kadar büyüyen bir isyan… Ama çok uzatamaz, arkasında duramaz bu defa da duygularına inkâr karışır. İnkâr ettiğinde gözünde annesi masumlaşır, hataları yok olur. Kadere sığınmak, gerçeklerden kaçmanın en kolay yoludur çünkü. Hissettiği huzursuzluğa bir yenisini eklemek, çocuk yaşına ağır gelir. O kadar gücü olmadığından mı yoksa ona fedakârca bakan tek insana vefası mıdır korkuyla doğan bu öfke?

“Oysa ben annemi halledemiyorum. O her seferinde dirilip yeniden hizmetime koşuyor. Ne kadar öldürmeye girişsem de başaramıyorum, ayrı. Hah, tamam, dediğimde bakıyorum bir yerlerden çıkıveriyor yine apansız. Benimki sıkıntı, hayır, sıkıtı değil öfke, öfke de değil isyan!” (Dizi Film/ S.35)

Bireyi konu alan Ondancı, psikolojik bir alt yapıya sahip.  Her ne kadar birey ve onun psikolojisi ön plana çıksa da konunun aynı zamanda sosyal bir arka plana oturtulması bir o kadar önemli. Öyküler, bireysel ve toplumsal zeminde birçok çatışmayı ve zıt kavramları konu edinir; anne-oğul çatışması, erkeklik-dişilik, doğa-kent, Kürt-Türk, herkesleşme-ötekileşme, bireyleşme-birlikte olma, içe dönme-dışa açılma, korku-güven, yalnızlık-çoğalma, varlık-hiçlik gibi.

Ondancı’da kahramanımızın kendi içinde yaşadığı buhran, korkular, güvensizlikler, sayrılar, varlık sorgusu, kimlik belirleme, kendini/ruhunu nasıl ikna edeceğini ortaya koyabilme adına peşine düştüğü arayışlar, aynı zamanda toplumsal düzlemde yaşananları da gözler önüne serer. Bu bir yandan çocuğun yaşadığı sorunsala annesi vasıtasıyla çözüm arayışına karşılık gelir.

Koku Metaforu

Freud’a göre her çocuğun ilk aşkı karşı cinsteki ebeveynidir. (Oedipus Kompleksi ) Dizi film öyküsünde bu daha yoğun duyumsanır.

“Bereket yemeği sabah erken hazırlamış. Sonra geldi önüme, pencereyi, perdeyi örttü; hoop banyoya. Anne, dedim göz göze gelmekten kaçınarak, ben artık utanıyorum, söylüyorum ama sen kulak asmıyorsun.” (Dizi Film/S.44)

“Ben de soyunuyorum, utanıyor muyum? Sonra çıkardı giysisini, iç çamaşırları üzerinde, böyle mi olmuştu gece de, soyunuk, suyu ılıştırdı, az döktü, iyi mi, iyi, dedim. (…)Yemek filmlerdeki gibiydi, annem de nasıl güzelleşmişti…”

Koku, bir diğer önemli metaforu Ondancı’nın. Çocuk, koku değişimini annenin karşı cinsle karşılaşmalarına tanıklık ettiği zamanlarda fark eder. O zamanlarda tanımlamaya çalışır dilinin döndüğünce.

“Polis Necati’yle bıdır bıdır konuştuklarının gecesinde kokusu değişiyor annemin. Eski kokusu gidiyor, farklı bir koku gelip yapışıyor üzerine. Böyle gecelerde annem gider, bir başka kadın gelir girer yatağa. (Lazımlık/S.23)

“Sabahleyin her zamanki pencere önüne taşırken annem, içime çektim kokusunu hep yaptığım gibi. Farklıydı, biliyorum. Yasin’di biraz biraz, sindiği yerlerden kendini ele veren. (Dizi Film/S.45)

Aslankara’nın Sözcükleri

Adıyla dikkat çektiği kadar farklı kullanımlarıyla da zengin sözcüklere, söz öbeklerine, söylemlere rastlarız.

Ondancı’da nelerle karşılaştık?

“Şemsiye kabarığı bıyıklarıyla, kıvıl kıvıl dönmek, kısılı gözle bakmak, tımarlı kaya bıyıkları, tabancası tavuk kanadı, ilk dumanı savururken yorgun fıslar, tırnak kırığı bir minik fiske, eğlentili dikme töreni, ıhıcık, tırıl tırıl tırlanmak, gözleşme konuşması, hakkadak hukkadak, yekinip seğirtmek, çinilti, körün değneğini belleyişine benzer, kulak derinliği kazanmak, pencereden son kez elleştik birbirimize, el öteme, yarım uyak vedalaşmak, ıhma yeri”

M.Sadık Aslankara, kitaplarında pek çok edebiyatçıya, esere, sanata, disipline, toplumsal olaylara gönderme yapar, bu onun yaşama, sanata, edebiyata; sadakatini, sevgisini gösterme biçimi olarak okura yansır.

Bir masal da böyle biter işte!

Kitabın ilk öyküsü “İlkten” in ilk cümlesi ile kitabın son öyküsü “Sondancı”nın son cümleleri bir araya geldiğinde taşıdıkları bütünlükle âdeta yeni bir öykü doğuyor.

Her seferinde trenlerin önünden alırlardı beni. Neymiş bu benim çilem, derdi kolumdan çekiştirirken…/Tren, derleyip topladıklarını yutar, isini pasını saçarak kaybolur gider. Ben de zaten bu filmin oyuncusu değil miyim, dünyanın en hızlı tabanca çeken, vagonların üzerinde dıgıdık dıgıdık atıyla giden kovboyu? Sondancı benim bu dünyada…

Aslankara’nın metinleri, kendini hemen ortaya koymayan ama dikkat edildiğinde kendine hareket alanı açan, kendini yeniden üreten metinler. Okuru dinamik tutarken hafızasını zorlar, zamanı genişletir, sözü görüntüye dönüştürür. Bu söylem şekliyle kendiliğinden oluşan bir düzende hareket eder.

Umudu ve iyimserliği yeniden kazanmamızı sağlayan bir sonla biter, Ondancı.  Duygularımız bir çocuğun gözünden içimize salınır, orada kök salar. Şimdilerde hissetmeye çok ihtiyaç duyduğumuz, paylaşımcılık ve öğreticilikle…

 

Kaynaklar:

  • Aslankara, M.Sadık, Ondancı, Can Yayınları, İstanbul (Ocak,2019)

(Yukarıdaki yazı, Çağdaş Türk Dili dergisinin Nisan 2019 tarihli 374. sayısından alınmış, yazarının ve derginin hoşgörüsüne sığınılarak aktarılmıştır.)