ROMAN; Zerrin Saral; Ömürdeğer’den Oscar’lı Birdman’a

Ömürdeğer’den Oscar’lı Birdman’a
Zerrin Saral

Usta yazar M. Sadık Aslankara’nın Can Yayınları’ndan 2014’te çıkan romanı “Ömürdeğer”; bir yüzleşmenin, bir sorgulamanın varoluş sürecinden başlayarak, barındırdığı çok katmanlılıkla okurla arasında sıkı bir bağ kurar. Aslankara’nın yazınsal poetikasına baktığımızda bu şaşılası bir durum değildir. Onun metinleri okuru dinamik tutarken hafızasını zorlar, zamanı genişletir, sözü görüntüye dönüştürür. Bu söylem şekli onun metinlerinde kendi içinde ve kendiliğinden oluşan bir düzenle hareket eder. Kesinlik/belirsizlik birbirini tamamlayan unsurlar olarak karşımıza çıkar.

Aslankara’nın dikkatle seçilmiş sözcükleri, Adorno’nun örümcek ağına benzettiği o yükü olmayan metinlere örnektir. Biliriz ki bir metin sadece yazdığı şeyi söylemez. Söylenmeyen, gizlenen de metnin var olma nedenidir.

Kimsesiz Kalabalıklar Çağı

Ömürdeğer’in kahramanı Mutlu Varlık Tunçoku, 50 kuşağı yazarlarındandır. Varlık Yayınları’ndan, 60’lı yıllarda öykü kitabı çıktığında, dönemin dergilerinde yazılıp çizilmiş, adından çokça söz ettirmiştir. Mutlu Varlık, zaman içinde rotasını oyun yazarlığına çevirmeye karar verir.  Fakat öykü yazarlığında elde ettiği başarıyı, oyun yazarlığında yakalayamaz, hafızalardan çabuk silinir. Oysa çağdaşları (Tahsin, Leyla, Ferit ve Erdal) edebiyattaki yerlerini korumakla kalmazlar, pek çok döneme damgasını vuran önemli eserler kazandırırlar. Mutlu Varlık, iç kırgınlığı ile geçen yılların ardından Birada’da münzevi bir yaşam sürse de iç huzurunu bir türlü yakalayamaz. Seksenlerine gelmiş olmasına rağmen, unutulma düzlemi üzerinden kendi kuşağıyla girdiği kıyaslamayı kıyasıya sürdürür. Roman tam da bu noktada Mutlu Varlık’ın -ben kavramına yüklediği anlamlar üzerinden başlar. Bu sorgulama roman boyunca kendini yineler, durur.

Mutlu Varlık’ın: “… Yaşadığımız çağa nasıl bir ad vermeliyiz?” diye sorduğu soruya kendi yanıtı:

“Kimsesiz Kalabalıklar Çağı” olur ve ekler:

“O zaman ben, nasıl bir “ben” olabilirim bu çağda? Kendimi arasam işe yarar mı?” (s.9)

Çağın -ben’ini, kendi- ben’ini sorgulayarak yol alır hikâye… “Ben kimim?” Bu Rimbaud’un çok yorumlanan “Ben bir başkasıdır.” sözünü de hatırlatır. İnsan kendini tamamlamak için belki de önce parçalamalı, Mutlu Varlık gibi… Varlığını sürekli olumsuzlayarak. Bakılan, seslenilen -ben, sadece ben’in zaman içindeki başkalaşımıdır. Kendinden kaçma ya da kendine yaklaşma yolunu bu şekilde yönetir. Ömürdeğer’e bu açıyla baktığımızda söylenen kadar, söylenmeyen de metnin var olma sebebi olarak karşımıza çıkar.

Mutlu Varlık, hayal kırıklıkları, küskünlükleri durmakta olduğu zemini bulunduğu yaşın da etkisiyle hayatını adadığı edebiyata, oyun yazarlığına âdeta tuttuğu aynadan tüm çıplaklığıyla okura yansıtır. Yansımalar, onun gerçeği… Kıyaslarken acılanır, hayıflanır, hüzünlenir. Aynadan yansıyan en belirgin görüntü budur; içlenen, işlenen, onanmaz bir acı… Gördüklerimiz onun gördüğü gibi fazlasıyla düşlemimize yer eder romanda. Kendisiyle gerçekleştirdiği sorgulama, aynı zamanda toplumun bütün sahte değerlerine dikkat çekmeye yönelik değil midir?

İlk kendine, kendi benine yöneltiyor okları, -ben bakışını; sansürsüz…  özgür… Okları ne kadar kendine yöneltirse çember o kadar genişliyor. Kendi trajedisi olmaktan çıkıyor. Bu pek çok aydının sorununa, bakışına, kendi beni’ne sızmalar yapıyor. Yazan, çizen Mutlu Varlık’lar… Bu nedenle sorunu ortaya koymaktan, yüzleşmekten korkmuyor. Bu noktada M. Sadık Aslankara, insanın toplumdan ve bireyden sorumlu bir birey olduğu gerçeğinin altını çiziyor.

Yalnızlık, bunaltı, varoluş izlekleri gerçekçi gözlemlere dayanarak, sebep sonuç bağının kurulmasıyla Ömürdeğer’in gerçekçilik etkisi uyandırması ve nesnellik kazanması; Aslankara’nın varlığını, dünya görüşünü okura hissettirir.

Sadık Aslankara, modernist çağda insanın böceğe ya da bir makineye dönüştüğünü hepimizde birer “Samsa” paradigması izdüşümünü yansıtan Kafka’nın, günümüz yabancılaşma ve modern insanın içinde bulunduğu durumun anlaşılmasını bize hatırlatır.

Sarayköy Sarayköy’dür!

Sadık Aslankara için doğduğu Denizli, Sarayköy yaşamında ayrı bir yer tutar. Varlığının baş gösterdiği coğrafyaya duyduğu değerbilirlik yine pek çok öyküsünde, romanlarında okura göz kırpar. (Uykusu Sakız- “Söğütler Süsler”, Sığınak, Ömürdeğer) 1982’de Denizli Tiyatrosu’nu, 1989’da bunun uzantısı olan “de Tiyatrosu”nu kurmuş olması da bu yüzden. M. Sadık Aslankara okuru bilir, yani Sarayköy’ü…

Romana döndüğümüzde ise Mutlu Varlık’ın da söylediği gibi; hiçbir zaman bir geleceğe doğru yürüyemediği geçmişi, babalı yıllarını barındıran Sarayköy, döndüğünde artık onu, yeni bir kimlikle karşılar: “Saraykent”. (s.25-26).  Modern dünyanın alışılagelmiş bütün resimleri, attığı her adımda, bir yama gibi gözüne çarpar, usu geçmişle inatlaşır durur. Varlığının onanmasına ihtiyaç duyar. Bu sıkışıklık içinde; çocukluğu, babası, kardeşleri, Nili ve peşini bırakmayan yazar dostları hepsi Sarayköy’de duruyordur.

Ömürdeğer’den, Birdman’a / Mutlu Varlık’tan, Riggan Thompson’a…

Birdman, 2015’te en iyi film ödülü başta olmak üzere dört dalda Oscar almış, filmin yönetmeni Alejandro González Iñárritu, en iyi yönetmen ödülüne layık görülmüştü. (Birdman Oscar dışında, Altın Küre olmak üzere pek çok ödüle değer görülmüştür.) İyi bir film izlediğimde bu filmi bu kadar iyi yapan duygu nedir diye, sonrasında hep düşünürüm. Başarı, göz kamaştırıcıdır ya, dizginlenemez; tıpkı duygularımız, hayallerimiz gibi. Biricik gerçeğimiz, gerçek dünyamız: düşlerimiz…

Birdman’de dikkatimi çeken yoğun duygu bana kalırsa buydu; “Düşlerin Büyüklüğü”. İşte filmin başrol oyuncusu Riggan Thompson (Michael Keaton) 80’lerde Birdman isimli süper-kahraman serisinde oynamış 50’li yaşlarda bir aktördür. Daha sonra ise kayda değer bir başarıya imza atamamış, tanınırlığı yıllar içinde azalmıştır. Birdman‘in etkisinden yıllar geçmesine rağmen hâlâ kurtulamamıştır. Birdman’in egosuyla çatışan Riggan, yeniden kendini önemli hissetmek ister. Tıpkı Ömürdeğer’in kahramanı, Mutlu Varlık Tunçoku gibi:

“Başarmak için, bunun için adadayım, sürgünde yani, göçdeğirmenimde, başarmadan, öyküde romanda kendimi kanıtlamadan çıkmayacağım bu adadan. En iyi öç alma yolu, başarmak başka hiçbir merhem iyileştiremez beni.” (s.19) (Romanın ilk sayfalarında karşılaştığımız bu satırlara, Birdman’in ilk sahnelerinde izlediğimiz aşağıdaki diyolog karşılık gelir.)

Film, Raymond Carver’ın Geç Kalmış Parça isimli eserinde yer alan şu diyalogla başlar:

“Aldın mı hayattan istediğini?”
“Aldım.”
“Peki, ne istemiştin?”
“Sevilmişti demek kendime, sevilmiş hissetmek kendimi yeryüzünde.” 

Riggan, kariyerinde tekrar çıkışa geçmek için Raymond Carver’ın, Geç Kalmış Parça adlı hikâyesini tiyatroya uyarlamaya karar verir. Seksen yaşındaki Mutlu Varlık’ın Suların Buluştuğu romanını tamamlama arzusu gibi.

Riggan’a tekrar dönecek olursak; yıllar içerisinde unutulmuş ünü, içsel yolcuğunda büyük yol kat eder. Sanrılarına göre, Riggan Thompson tekrar üne kavuşmalıdır. Bu da ancak popüler kültüre uygun bir kurgu ve tiyatro oyunuyla olabilirdi. Kulaklarının duyduğunu, aklı nasıl da onaylıyordu. Aklı değildi elbet, sadece ruhunun onanmayan yarası, bilinçaltının bir oyunuydu. Burada ortaya çıkan çekişme yine popülizmi merkeze alan bir alt metin oluşturur. Birdman’le sürekli eleştirdiği toplumun büyük cehaleti üzerinden bir aydınlanma yaşar. Filmin başından beri aydınlanmasını beklediğimiz karakterin dönüşümü böylece beklenmedik bir şekilde olur. Alter egosunun amacı tabii ki bu değildir, kendisinin eski zamanlarda olduğu gibi, insanlara hitap edip üne kavuşmasıdır. Sokaktaki adamın sarf ettiği Macbeth, Riggan’ın hâlâ kafasında yankılanmaktadır belki de:

“Bir daha da duyulmayacak sesi.”

Raymond Carver’dan, Edebiyat Öğretmeni Nilüfer Özmen Paradigması

Birdman’ın bir diğer sahnesinde ise Riggan’a, oyunda rol alan Mike, merakla:

“Neden Raymond Carver?” diye, sorar ve Riggan şöyle yanıtlar:

“Çocuktum, lisedeyken Syracuse’de bir oyun oynadık, o da izlemişti. Sonra bunu gönderdi. Küçük bir not. ‘Samimi performans için teşekkürler. Raymond Carver’ İşte o zaman oyuncu olacağımı anladım.”

Mutlu Varlık’ın edebiyat öğretmeni Nilüfer Özmen’in onda gerçekleştirdiği dokunma böylesi bir etkiye neden olmamış mıydı, Ömürdeğer’de? Mutlu Varlık’ın tek edebiyat öğretmeni… Sadece öğretmeni mi? Derine inen, indikçe büyüyen, büyüten…

Öğrencilerini, Shakespear’e doğru yürüten, oradan Çehov’u tanıtıp sevdiren, buluşturan ve içlerinden Mutlu çocuğun neredeyse tüm geleceğini etkileyen, Nilüfer öğretmen yani Nili…

“Eğer bugün 1950 kuşağı öykücüleri, yazarları arasında adı anılıyorsa, Saraykent’te oyunu sahneleniyorsa, hem de tiyatrosunun açılışında, Nili belki birinci derecede rol oynuyordu bunda; ama en az bunun kadar önemli bir başkası da Çehov’du. Mısır nasıl Nil’in armağanı ise o da Nili’nin armağanıydı, kuşkusu yoktu bundan.” (s.67)

Nili’yi hatırladıkça, Mutlu Varlık kendini 50 kuşağı yazarlarıyla bir kez daha sorguluyor. Sorgulamalar, geçmişte yaptığı tercihler olarak karşısına çıkıyor. 60’lı yıllarda övgülere değer bulunan öykü kitabı yayımlandığında mühim bir yazardı. Tıpkı diğerleri gibi. Ama tiyatro yazarlığını tercih ettiğinde her şey farklı bir hal almış, adı zamanla unutulup gitmişti.

Çaresizlik, tükenmişlik gibi günümüz olgularını çok güzel anlatan M. Sadık Aslankara’nın Ömürdeğeri’nde; Mutlu Varlık Tunçoku’nun, geride bıraktığı varlığını ortaya koyduğu, uzun yılların sorgusu bende “Birdman” filminin yönetmeni Alejandro González Iñárritu’un, Riggan Thompson karakterine karşılık geliyor.

Tüm Yaşamının Biriciği: Nili

O hep vardı, yani Nili, yanından ayrılmayan…

“Yıllar sonra bir küçük oyuncu Nili, oyunlarındaki bütün Nililerin gizini çözüyor, kafasındaki giz perdesini aralayıp kendisine ayna tutuyordu.” (s.71)

Mutlu Varlık Tunçoku’nun, Nili’yi Merve’de var etme tutkusunun nedeni, şu satırlarda açığa çıkar:

“Merve’den bir Karyalı çıkarıp onda özene bezene bir Nili tutkusu yaratarak bunu yaşamıma döşemenin anlamı neydi? (s.42) Sevilmek yalnızca sevilmek istiyorum. Hep sevilmek. Nili, işte buydu benim için; hiç tanımadığı, N çocuğu yaşında bir delikanlıyı karşılıksız sevmek demekti, Nili’nin anlamı.”

Aslankara’nın Sözcükleri

Ne güzel, sözcükleri özgür bırakmak. Özgür bırakınca koşabiliyorlar. Usta’nın yaptığı gibi…

“Umuntu, yazamayacaklığım, ağdırmak, büfekondu, adadaş, hainane, iğrenti, kızkadın, adavallı, ölüben, kavşırabilmek”

Sadık Aslankara, romanında pek çok edebiyatçıya, esere, sanata, disipline gönderme yapar, bu onun yaşama, sanata, edebiyata; sadakatini, sevgisini gösterme biçimi olarak bize yansır.

Çocukluk Ülkesinin Mutlu Varlığı / Yarına Kalamama

Spinoza: “İstek ve tutkularımız doğal yapımızın ürünü değil, toplumsal yaşam içinde sonradan edindiğimiz olumsuz duygulardır” der.  Zaman ve yaşamla çoğalan bilinçaltındaki bu olumsuz duygular,  Mutlu Varlık’ın dilinden şöyle dökülür:

“Yazdıklarımla mı ben olacağım ben, Karyalıyla mı? Ne fark ediyor, yazı da beni tanımlayan bir öteki değil mi; Karyalı da öyle! İki özne yarışıyor, hangisi daha çok ben yapacak ben’i…” (s.18)

“… Yoksa ben bu toplumu tanımıyorum da bu yüzden mi bir halta benzemiyordu yazdıklarım? … Âdem’in partisine neden oy verdiklerini bir türlü anlayamadığım, çocuklarını şehit vermek için neden yarıştıklarını, Birada’yla Birgöl insanının deliler gibi birbirlerine düşkünlüklerinin, ama yine de bir kaşık suda birbirlerini boğabileceklerinin gizine eremediğim için mi yazdıklarım da hep solda sıfır olarak kalıyor, her kitabımla bu solda sıfırlarımın sayısını çoğaltıyorum yalnızca…”

“…Yazık oldu çocukluk ülkesinin bu mutlu varlığına… Sahi, çocukken de yazar olmayı kurardım ben hep böyle düşlerimde, değil mi… “Bir yazar, kendisini severek mi geliştirir kaleme aldıklarını yoksa kendi dışındaki ben’leri, kendi toplumunu, insanlığı severek mi? Kendini sevmeden, kendisini ben yapmadan, birey olmadan nasıl yükselebilir ki bir yazar? Kendi kendisi olmak, işte sorun bu.” (s.106)

Kırmızıyla İşaretlenmiş Pazartesiydim

Mutlu Varlık’ın Birada’da, tek dostu Kör İsmet, değirmeni ve Merve vardır.  Paralı olduğunun düşünülüp adalılardan biri tarafından öldürülmekten korkar. Ada’nın keçisi kadar bile değerli olmadığını hisseder. Ona göre her an biri ümüğüne çöküp un çuvalı gibi onu yere yıkabilirdi, bu hep mümkündü.  O, adalılara kalın derken, onlarında kendisine “küçük adam” dediğini varsayıyordu. Onlara göre kırmızıyla işaretlenmiş bir pazartesi yani ötekiydi.

Kör İsmet uyarmıştı, Merve’den uzak durması yani sevgilisi Yahob karşısına çıkabilir, ondan hesap sorabilirdi. Merve’nin ihaneti, gencinin de yaşlısının da içindeki tutkuları, daha da arttırıyordu.

“Çünkü aşk, hiçbir zaman elde edilememiş olana karşı yaşanan tutkudan başka nedir ki? Sonrasında peşinden gitme düşkünlüğü… Bunun için keçinin gözünü diktiği tepedeki dal, çırpı değil mi ötekisi? Ayrıca ihaneti değil mi aşkı kutsal kılan hem? Kıskançlığımız besleyecekti bizi, bu kesindi. Ben bir Karyalı Prenses yaratacaktım ondan, o da ağzına bağlanmış yem torbası, eklenti mutluluk duyacaktı bunda. Bir ona gösterecekti kendini Merve, bir bana; avuçladığı arpayı bir onun torbasına salacaktı açmasıyla kapaması bir, sonra bana görünecekti Karyalı prenses halinde kâh çırılçıplak kâh giyinik, takıları, efsunlu kokularıyla.” (s.154)

“Biz ihanetin ikiz kardeşiydik Yahob’la, Merve’nin önünde. Aşk odumuzun ateşleyicisi yaşadığımız kıskançlık duygusuydu.” (s.154)

“… Merve’nin ihaneti ikimize de tutku olarak dönecekti. Yahob, biraz daha bağlanıp onda, onun bedeninde, teninde, tiniyle kokusunda yitmek arzusu duyacak, bense biraz daha gömülüp onun bana sunduğu oyuncak gerece, onda öykücülüğümü, romancılığımı yeniden arayıp bulmaya, bunun için de durmadan yazmaya koyulacaktım. (s.155)

Sadık Aslankara, eleştiri yazılarıyla Türk edebiyatının gelişimine sağladığı katkıların yanı sıra, tiyatro alanında uzun yıllar ortaya koyduğu çalışmaları, belgeselciliği, paylaşımcılığı, öğreticiliği ile çok az yazar okurun dünyasında onun kadar iz bırakır, okurunu onun kadar biçimlendirir. Umudu ve iyimserliği yeniden kazanmamıza yol açtığı için M. Sadık Aslankara’ya ne desek az…

Ömürdeğer’le, aydın yalnızlığına, varlık kavramına, ötekileşmeye, modern insanın duruşuna,  ülkenin içinde bulunduğu sosyal ve siyasal sorunlarla, tarihsel sürece, Cumhuriyet olgusuna, sanata pek çok açıdan ayna tutuyor. Bu anlamda Ömürdeğer daha da okunmalı, hatta sinemada hayat bulmalı, barındırdıkları adına…

Kaynaklar:

  • Aslankara, M.Sadık, Ömürdeğer, Can Yayınları, İstanbul (Kasım, 2014)
  • Iñárritu, Alejandro González. (2015), Birdman