1928’DEN 2028’E ÖYKÜDE YÜZYILA DOĞRU…
M.Sadık Aslankara
(30.10.2025 YAZISIDIR)
Önceki hafta;
“Biz anlatı sanatı bağlamında öykünün temel sorunlarını, gereksinimlerini bilimcisinden felsefecisine sanatçılarla birlikte, öykücü yazar kitlesinin yoğurup işlemesiyle ancak 1950’lerde özgür tartışmalar eşliğinde aşıp yerine oturttuk. / Cumhuriyet 1933’e, altın yılına geldiğinde 1 Kasım 1928 harf devrimiyle başlayan büyük aydınlanma hareketi beş yılını henüz tamamlamıştı. Okuma yazma seferberliği, kurulan yol ağı, millet mekteplerinden halkevlerine, halk odalarına genişleyen kültürel ataklık öykü sanatına da tam kimlik kazandırmıştı” diyerek sonlandırmıştım yazıyı.
1 Kasım 1928 Harf Devrimi, Aydınlanmamız açısından elbette nirengi oluşturan bir tarih ancak bu aynı zamanda öykücülüğümüzün de büyük dönüşüm geçirmeye koyulduğu, kitlesel anlamda her biri cumhuriyetin yurttaşı olmuş insanımızın topluca öykü sanatıyla tanıştığı, bir yandan öykü okuru niteliği kazanırken yanı sıra kendisini öykü yazmaya da hazırladığı bir evreyi imliyor.
Hani yazınımızda ilk köy romanı olarak hep örneklenir ya, Nabizâde Nâzım’ın Karabibik’i (1890), oysa bunun üzerinden kırk yıl geçmeden Cumhuriyet kuruluyor. 1928’de Harf Devrimi gerçekleştirilirken bir yandan kollar sıvanıp Anadolu’da yollar açılıyor, açılan yollarla ulaşılabilen ne kadar köy kasaba varsa, birer kılcal damar ağıyla köylerin kasabaların kulluktan yurttaşlığa geçen insanları Halkevleri, halk odaları odaklı bir büyük hikâyenin içine giriyor, derken kendi öznel hikâyelerini kurmaya koyuluyor.
1920’lerde Cumhuriyetin ilanıyla birlikte ilk el atılan konuların başında “yol” geliyordu. Bu yol ağıyla birlikte dizgeli biçimde eğitim için atılması gereken adımlar sıraya girdi. Tanzimat sonrasında okul geleneği başlasa da, bunların bilimsel temelli bir eğitimden uzak olduğunu akıldan çıkarmayalım.
Bu yüzden işte öykümüzün yüzyılını 1928’den başlatıyoruz. Daha öncesinde öykü vardı elbette, ama kimler arasında dolaşımdaydı? Müellifler, münevverler, muallimler özetle yüksek okuryazarlık düzeyine sahip insanlar arasında. 1928 sonrasında Millet Mektepleriyle başlayan okuma yazma seferberliğiyle, öyküler de dolaşıma girdi böylece.
Atatürk’ün “Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak muallimlerdir,” sözü bu anlamda öykümüz için de ciddi önem taşıyor.
Bizde okuma-yazma savaşının, öykü cehaletinden kurtuluşun öncüsü hep öğretmendi. Kimi yazar küçümser, oysa pek çoğunun, sözgelimi Sait Faik adını bile ilk kez öğretmeninden duyduğunu, okul kitabındaki örneklerden öyküye yöneldiğini öğreniriz kendilerinden.
“Öğretmen”, sayısız yazarın sayılamayacak çokluktaki öyküsünde birer kurmaca kişisi olarak da karşımıza çıkar. Üstelik cumhuriyetin yüzyıl boyunca geçirdiği bütün evrelerin, kırılmaların tanıklığını yaptı öykünün öğretmenleri. Halkımız, kendi yaşamöyküsünü, bir toplumsal tarih tanıklığı anlamında daha çok romanlardan öğrense de utkularla derin kırılmaların, kulluktan kurtulup yurttaş olmanın bilincine öykülerimiz yoluyla erdi. Çünkü böylelikle ayırdında olmadan aydınlanmaya geçiş sürecinin öznelerine dönüştü her biri.
Öğretmeni, okulu öykünün dışına çıkardınız mı Osmanlı’nın asla kitlesel düzeye yükselmeyen okuryazarlığına geri dönersiniz, unutmayın.
Halkevleriyle halk odalarının, kurulur kurulmaz 1930 başlarında yayımlamaya koyulduğu yüz dolayında derginin her biri öykü de yayımlıyordu sürekli. Nabizâde Nâzım’ın ardından yuvarlamayla kırk yıl sonra Anadolu’ya yayılan bu “irfan ordusu”, kurulan kılcal ağla toplumu birbirinin hikâyesiyle tanıştırıyor, sonuçta okuryazarlık öykü yoluyla da gelişim sergiliyordu aynı zamanda. İnsanımız bir yandan ülkeyi bütün olarak tanırken, bu konuda kendini geliştirmenin bir yolunu buluyordu böylece.
Öykücülüğümüzde Harf Devrimiyle yaşanan tetiklenmenin eğitimde Millet Mektepleriyle öğretmenlerin, açılan yollarla Halkevlerinin, yayınlarının öykü sanatımız üzerindeki işlevsel etkileri üzerinde ne yazık ki durulmuyor ya da bundan söz edilse de gereğince işlenmiyor konu.
Size 1923’te Cumhuriyet kurulduğunda tabloyu şu alıntıyla özetleyeyim:
“1923 yılı sonlarında 12 milyon nüfusun yaklaşık bir milyonu okuryazardı. Bunların çoğunu azınlıklar oluşturuyordu. Erkeklerdeki okuryazarlık oranı yüzde yedi, kadınlardaki sadece binde dört kadardı.” (İsa Eşme; Türkiye’de Öğretmen Yetiştirme; Cumhuriyet Kitapları, 2025, s.59)
Bu yüzden öykümüzün Osmanlı’dan başlayıp, Ahmet Mithat üstadın çırasıyla tutuşarak güldür güldür aktığı, Cumhuriyete ulandığı, böylelikle gelişimini tamamladığı düşünülmemeli.
İşte bu yüzden öykümüzün cumhuriyetin armağanı olduğunu söylüyorum yazılarımda sürekli. Bunun bilinmesi önemli. Öykü, hikâye etme, kurma, anlatma, dinleme, yazma okuma bütün bunlar Osmanlı’da dar, seçkin bir topluluk arasında gerçekleşiyordu yalnızca. Cumhuriyet bunu yurttaşlarına yayarken yanı sıra öyküye dönük ilginin artışıyla öykünün, o güne dek görülmeyen bir değere karşılık gelmesini sağlayışı vb. nedenlerle anadildeki öykü sanatının geçmişten gelen geleneksel köken kaynaklı gücünü, olanaklarını çok daha yukarılara çıkardı, bunu inanılmaz boyutlara taşıdı.
Nitekim 1930’ların sonuna gelindiğinde bir yandan Halit Ziya gibi yazınımızın seçkin adları bile Osmanlı’da başlayan parlak yazı serüvenlerini daha da geliştirirken bu arada yazın dünyasına yeni katılan Sait Faik, Sabahattin Ali vb. imzalarla öykümüz alabildiğine gelişip gitgide katmerlenmeye koyuldu.
Cumhuriyet bunu 1928’den başlayıp kabaca beş yıl içinde bir sonuca ulaştırdı, onuncu yılına vardığında 1930’ların sonlarına gelindiğinde öykü sanatımız da kendi devrimi için kollarını sıvamış, yola çıkmaya hazırdı artık.
Düşünün Atatürk aramızdan ayrılmamıştı henüz ama öykümüzün bu iki aslan parçası, öykücülüğümüze damga vurmanın işaretlerini çoktan vermişti.