SAYFA YAZISI; ANLATIDA MİSYONER POZİSYONU…

ANLATIDA MİSYONER POZİSYONU…

M.Sadık Aslankara
(03.07.2025 YAZISIDIR)

Birkaç kez dinlemiştim fıkrayı ama bakalım anlatanlar kadar ustalıkla aktarabilecek miyim bunu?

Birbirine tutkun, hayran iki âşık, birliktelikleri sırasında hep yatakta, aynı biçimde sevişmekten sıkılır, kendilerine yeni heyecanlar, coşkular yaşatmak için arayışlara girerler. İlk akıllarına gelen evdeki yüklük olur, e tabii buna uygun pozisyonlar denerler, bayılırlar fantezilerine, ikisi de, “İyi ki bulduk burayı, ne güzel oldu,” der yüklük için. Gel zaman git zaman burası da yetersiz gelir çifte, bu kez mutfağa geçerler, buraya uygun pozisyonlar, yine yükselen bir coşku, heyecan. Ama bunun da sonu gelir elbet.

Süreç içinde böyle devam eder bu. Banyoya, balkona geçerler, kapı önüne çıkarlar, asansör kabinine dalarlar, buralara uygun pozisyonlar yaratıp uydururlar kendilerine, derken akıllarına yatak odası gelir, öyle ya unutmuşlardır burasını. Girerler yataklarına, geçerler en eski misyoner pozisyonuna, Allaaah bayram ederler, heyecan, coşku tavandadır, sonra bakarlar birbirlerine; Yahu, derler, ne güzel oldu, biz niye yatağımıza girip de, bildiğimiz pozisyonda sevişmiyoruz?

Aktarımla ilgili eksiklik varsa bana verin, ama böyle bir fıkra işte bu da.

Geleceğim yer, yazınsal açıdan geleneksel bağlamda kök anlatıyla kurulabilecek bağ kuşkusuz. Bunun temeline yönelen, bu yanlarını kurcalayıp kışkırtan, kışkırtmasa bile kolaylaştırıp önünü açan bir bakışa dayalı yaklaşımla yazar-okur arasında gözlenebilecek yapısal değişiklikler bütünü.

Öykücülüğümüz 1990 sonrasındaki dönemde, 1950 Kuşağı kalemlerinin çok dışında tutumla, âdeta kendilerini yinelercesine yılanın kuyruğunu ısırması örneğine benzer biçimde bireyi, ama nasıl bireyi, katlayıp paketleyerek kendisini “take away” halinde masasına taşıyıp hep kendisiyle baş başa kaldığı bir öykülemeye geçti diyebiliriz genel olarak.

Bu olgu, 2000 sonrasında, havai fişeklerin konfetimsi dağılışını anımsatan bir görüntüyle gerek sözel anlatı anlamında gerekse farklı biçimlere, biçemlere dönüşmüş halde yepyeni sunuşlara evrildi görece.  

Özellikle yeni yüzyıldaki bu ilk çeyreğin ikinci yarısında söz konusu evrilmenin biçemsel açıdan yer yer buluşup kapanmalar yer yer ayrışıp dağılmalar eşliğinde kendini gösterdiği öne sürülebilir. Ancak hangi yönseme olursa olsun, nasıl bir eğilim sergilerse sergilesin sonuçta bunların kök anlatının türevsel uzanımları bağlamında kurulduğu, yapılandırılıp yepyeni birer öykülemmişçesine kendisini ortaya koyduğu çok belirgin.

Kök anlatı; masal, mesel, söylen, hikâyat, meddah, koşma, türkü vb. farklı biçimlerden kalkılıp ama bu hava özellikle korunarak farklı uzanımlarla bağlantılı ilkel bir düzenekten yola çıkılıp da yapılandırıldığında söz konusu anlatısal biçem, evrilim olarak, kendisini belli başlı şu üç kolda ortaya koyup somutluyor, Bunlar şöyle sıralanabilir:

  1. Fantastik biçemle yoğrulmuş kök anlatı,
  2. Masalla birbirine girdirilmiş kök anlatı,
  3. Söylene dönük geliştirilmiş kök anlatı.

Yazının girişine dönersek sonuçta, 1990 Kuşağı ardılı genç öykücülerin hemen tamamı, bir yolla kendiliğinden görece kök anlatıyla, onun en ilkel halleriyle bağlar kurarak bunları modern öykücülüğümüze taşıma işlevi gördü denebilir geçmiş birkaç on yıl boyunca. Bunun da ötesinde genç öykücüler, bu doğrultuda büyük başarılar sergiledi, günümüzde de öykücülüğümüze kazandırdığı bu atılımı sergilemeyi sürdürüyor üstelik bu genç öykücüler.

Bunun öykücülüğümüze sayılamayacak yarar kazandırdığı açık. Çünkü böylelikle anlatı sanatı olarak öykümüz, bu çalışmaları kendi kökleri üzerinde gerçekleştiriyor ki, bu onları, öykünmekten, körü körüne etkiler almaktan, bir eğilimin, kavrayışın gelişigüzel ardına takılmaktan alıkoyup kendi anadillerinin kök anlatı gövdesine dayalı geliştirimlere yöneltiyor enikonu.

Böylelikle ister Çehov’a doğru uzansın, isterse Poe’ya, Latin Amerika’ya sonuçta kendisini yine de geleneksel yolla ona dek ulaşmış kök anlatı gövdesinde bunların geliştirimini, devrimini yaşıyor genç öykücü.

1990 Kuşağından el alan özellikle 2000 sonrası öykücülüğümüz içinde anılabilecek neredeyse her yazar, süreç içinde bunu deneyimledi, arkasını getirmese bile en azından yazınsal yaşamına katıp uyguladığı bu eylemiyle yazarlığını alabildiğine besledi.

Bana göre 1990 Kuşağı öykücülerinin sonradan geliştirdiği, ardıl anlamında gelenler tarafından yaygın uygulamaya alınan bu damarla neredeyse her genç kalem, kök anlatı gerçekliğiyle buluşup böylesi yazınsal oyunlara girişebildi. Oysa geçmişte 1950 Kuşağı öykücülerinden yalnızca Onat Kutlar’ın böylesi oyunlara giriştiği, bunu, kendisinden önceki öykücülerimizden yer yer Haldun Taner, Bilge Karasu esinlemelerini önüne alarak uyguladığı söylenebilir.

O halde, anlatıda misyoner pozisyonu bilincine erişmek diyebiliriz gelinen bu aşamaya.

1950’lerde tartışma hiçbir zaman buralara uzanmamıştı, ancak 2000’lerde başlayıp, özellikle son on-on beş yıldan bu yana süregelen tutumla, öykümüzde,  kök anlatı damarında olağanüstü oyunlarla şekillenen bir öykücülük her geçen gün çok daha geniş bir uygulayım açılımlarıyla belirgin bir yol alış sergiliyor.

Fantastik uzanım, masalla buluşma, bilinmeze dönük söylensel açılım çok farklı biçemlerle ama hep kök anlatıdan pay almış öyküler halinde yeniden yeniden işlenme olanağını da kuşanmış olarak karşımıza çıkıyor.

Bana öyle geliyor ki 1950 Kuşağı yazarlarının anlatı sanatına dönük kazandırdığı tartışmadan sonra 1990 Kuşağı ardılı genç öykü yazarlarının kök anlatıyı keşfiyle başlayan bu yolculukta, işte asıl şimdi art arda farklı, zengin evrilmeler ardından öykücülüğümüz kendi içinde büyük devrimler de yaratacak.

Kök anlatıyla sürdürülebilir bir edebiyat olgusunu da haftaya bırakalım.