SAYFA YAZISI; ATÖLYE; YAZARLIK-YARATICI YAZARLIK…

ATÖLYE; YAZARLIK-YARATICI YAZARLIK…

M.Sadık Aslankara
(24.07.2025 YAZISIDIR)

Şurası yalın bir gerçek ki, yaratıcı yazarlık atölyelerinde atölye kurucularıyla katılımcıları arasında yaşanan karşılıklı, kapsayıcı kuşatıcı etkileşimin, atölye bitiminde artık topluluğun birbirinden öğrenip birbirine öğrettiği bir diyalektik süreçler zincirine dönüştüğü gözleniyor.

Bunu söylerken olgunun bu niteliğini, Hece’nin, “Yazarlığı Öğrenmek” başlığıyla bir dosya halinde atölyeleri odaklayıp işlediği sayısında (Eylül 2024, Sayı 333; Dosya Editörü: Hatice Bildirici) farklı kalemlerce dile getirilen düşüncelerde somut olarak görebildiğimizi ekleyelim.

Bu olgunun gerçeklik kazanabilmesi, kurucusu katılımcısıyla topluluğun, ancak aynı bir atölye ortamında soluk alıp vermesiyle, temas, dokunma yoluyla bunu yaşadığında ortaya çıkacağını söylemek gereksiz, çünkü atölye gerçekliği, katılımlarıyla bunu var eden insanların aralarındaki ilişkiyle yaşanabiliyor salt.

Nitekim yaratıcı yazarlık atölyelerinin bu ölçüte uygun başladığını biliyoruz. Ne var ki son yıllar yaşanan “salgın”, “karantina” dönemi, bunu doğal bir zorunlulukla temel dayanağından koparırken daha önce atölyelere katılanların yanında pek çok kesimde âdeta tepki anlamında kitlesel bir isteğin doğmasına, insanların bu kez çevrimiçi atölyelere yönelmesine yol açtı.

Bu yeni evrede atölyeler, farklı örnekler halinde sürse de ama genelde yaşantısal deneyimlerin uzağına düştü görece, ötesinde bir bilgi paylaşımı ortamına dönüştü kaba yaklaşımla. Uzaktan sürdürülen okuma etkinliklerinde vb. gözlendiğince.

Yaratıcılık elbette öğretilemez. Hiçbir atölye bunu öğretmek için işe girişmez zaten. Bir atölye, temelde yaratmaya, bunu güdüleyen yaratıcı gücü kışkırtmaya girişen bir disiplin kazandırır katılımcısına, o kadar. Atölye kurucusu, olsa olsa yaratıcı bir yazardır katılımcılar için, diyelim çalışmalarıyla değil yalnız, tutumları, davranışları, uygulayımlarıyla, yapıp etmeleriyle anbean canlı izlenen bir yaratıcı figürdür kurucu.

Örneklem anlamında bu yaratıcı, kendisiyle benzeşilmek, özdeşilmek için var değildir, tam tersine bir laboratuvarın yani canlı atölyenin, bir yaratıcı yazarın yaşamına tanıklık yapmak, hatta kendisi ayırdında olmadan onu, yaratıcılık serüveninde izleyip katılımcının kendine dönük çıkarsamalar yapabileceği amaçlar için bir olanaklar bütünüdür ya da böyle algılanmalıdır.

Yaratıcı yazarlık atölyeleri, salt ders verme etkinliği değildir çünkü. Öyle ya atölye derslik değil stüdyodur, laboratuvardır. Çevrimiçi atölyelerin bu niteliği taşıyıp taşımayacağını, en azından bu yanıyla tartışmak yarar getirir.

Öyleyse bu atölyelerde, bir yazar, nesnesiyle yani metninin gereçleriyle nasıl bir ilişkileniş süreci yaşar, onlar için nasıl bir yer seçer, asıl önemlisi bu yönde nasıl bir sonuç derer bunları gözleme olanağı bulur katılımcı.

Gerçekten de atölyenin katılımcıları, atölye kurucusunu ne kurucu bağlamında alır ne de onu bir yaratıcı yazar olarak görür. Katılımcılar katıldıkları atölyenin kurucusunu, yaratıcı yazar rolü oynayan bir oyuncu olarak alma eğilimi sergileyebilir herhangi kaygıya kapılmaksızın.

Bu oyunculuk hali, kurucuyla katılımcılar arasında hem yabancılaşmaya neden olur, aralarında uzaklık oluşmasının önünü açar, bu da böylece katılımcı grubun çalışmaya dönük ciddi duruş kazanmasını kamçılar hem de kurucuyu aşmak, ondan üstün olmak konusunda neler yapmaları gerektiğini esinler. 

Bu iletişimin, etkileşimin sonucunda ona benzemeye çalışmamanın değerini kavrayıp öğrenirler ama bu arada saltık anlamda çalışma disiplinini, yazarlığa, hele de yaratıcılığa dönük neler yapılması gerektiğini, neler yapılabileceğini, her an soluk alıp vererek yaşayıp öğrenirler.

Şimdi zurnanın zırt dediği yere geldik.

Atölye katılımcıları, derli toplu, düzgün anlatımlar halinde anlatı kurmayı elbette herhangi yazarlık atölyesi aracılığıyla bir biçimde, görece iyi-kötü öğrenebilir. Böylece “yazar” olabileceklerini, olduklarını da görürler aynı zamanda. Bu işin bir yanı olarak öne çıkar atölyede. Ama madalyonun öteki yüzünde “yaratıcı yazar” olmak öylece bekler yerinde.

İşte atölye katılımcıları, nefeslenerek sürdürdükleri atölye, stüdyo, laboratuvar ortamındaki bu çalışma sürecinde ne yapmazlarsa, neleri eksik bırakırlarsa hiçbir zaman yaratıcı yazar olamayacaklarını da bu yolla öğrenirler.

Ama atölye katılımcıları bu arada yazarlığın yanında yaratıcı yazarlığın da ne türden bir şey olduğunu, bu yola nasıl girileceğini de öğrenir, diyebiliriz gönül rahatlığıyla.

Yine de bu tür yazarlık atölyelerinde katılımcının öğrenip yaşamına kattığı “yazınsal anlatı” değildir elbette. Çünkü “yazınsal anlatı”, yaratıcı yazarın altından kalktığı bir hünerdir.

Sorun bu noktada yaratılığın yolunu öğrenmektir. Katılımcı, atölyede yazarlığı öğrenir, bunun yanında yaratıcı yazarlığın yolunun ne olduğunu, bu yolun nasıl alınabileceğini de öğrenir, buna dönük bir istek taşıyorsa.

Yolunu öğrenmek, yaratıcı yazar olmaya yetmez kuşkusuz. Bu, yazınsal yazar adayının artık tek başına öğrenip yaşama geçirebileceği bir olgu bağlamında öylece durur önünde.

İyi ama “yaratıcı yazarlık atölyesi” başlığı altında atölye açıp yaratıcılığı öğretememiş olmak ne işe yarar?

Buna karşın herhangi katılımcının yazarlığı öğrendiğini varsayabiliriz ama yine de. Şuracıkta atölye kurucu Murat Gülsoy’un şu sözlerini anımsamakta sayılamayacak yarar var. Ne diyor Murat, kulak verelim:

“Yazarken belirli bir okuru ya da okur profilini düşünmek ticari bir yazma faaliyetinin işi olabilir.”

Demek atölyeler aracılığıyla yazarlığa soyunlabilir, ama yine de dikkati elden bırakmayıp “Ben yazarım” diye yola çıkmaya kalkmak doğru olmaz.

Haftaya Murat Gülsoy’dan alıntılarla konuyu sürdüreceğim.