SAYFA YAZISI; ATTİLÂ İLHAN_ ŞİİRDEN ÖYKÜYE…

ATTİLÂ İLHAN; ŞİİRDEN ÖYKÜYE…

M.Sadık Aslankara
(11.12.2025 YAZISIDIR)

“Şairlerimizin Öyküleri” başlığıyla yazıya girerken konuyu Attilâ İlhan’a getirip onun üzerinden işleyeceğimi söylemediysem bile belli oluyordu bu.

Çünkü yayımladığı tek öykü kitabı Yengecin Kıskacı’nda (İş Kültür, 2002), “Önsöz Yerine” diyerek kaleme aldığı 19 Ekim 1998 tarihli yazıda söz konusu bu öyküler üzerinde de duruyordu aynı zamanda.

Attilâ İlhan’ın gerek bu yazısı gerekse kitapta yer alan öyküleri üzerine aşağıda duracağım.

Ama buna geçmeden bu iki yazı boyunca günümüz şairlerinden değil artık aramızda olmayan şairlerden söz açtığımı belirtmek gereği duyuyorum. Oysa günümüz yaşayan şairleri öykü kitabı yayımlamaktan kaçınmıyor. Hatta 1990 Kuşağı yazarlarının yol açtığı öykü patlaması sonrasında şairlerimizin geniş bir yelpazede öyküye dönük görünür bir ilgi yükselişi sergilediği de anlaşılıyor.

Nitekim öykü kitabı yayımlamış günümüz şairlerini sıralamaya kalksam upuzun bir liste çıkar ortaya. Ama artık aramızda olmayan şairlerin öyküyle ilgili yazınsal tutumlarından kalkarak örnekler üzerinden konuyu işlemek bu doğrultuda kimi ipuçları derleyip düşünce üretmek görece daha kolay sanki.

Şairlerin şiir yaratımında genelde öyküden/hikâyeden uzak durduğu bilinir, ama ararsak eğer Edip Cansever şiirinde Sait Faik’ten Alemdağı benzeri bir soyutlayım öyküsünün, Cahit Külebi şiirinde Ömer Seyfettin ya da Memduh Şevket Esendal hikâyesi benzeri bir duygu kertmesinin izleri sezilebilir görece.

Ama şunu da unutmayalım; öyle ya, bir de var ki Şükran Kurdakul (1927-2004), şiir verimini sürdürürken 1970’lerde bir anda ardı ardına öykü kitapları yayımlamaya koyulmuştu. Bu öykülerde anlatmak istediklerini yazmaya çalıştığını, bunları şiire yük etmemek için özellikle böyle bir yolu yeğlediğini yazmıştı hatta anımsadığımca.

Nevzat Üstün’ü de (1924-1979) anımsayabiliriz. O da Sabahattin Kudret benzeri şair-yazar olarak anılan adlardan. Özellikle 1960-70’lerde öyküler yazıp yayımlamaları, Ömer Faruk Toprak’la (1920-1979), Şükran Kurdakul’la birlikte Attilâ İlhan’ı da katarak söylersek 1940 Toplumcu Gerçekçi Şairler Kuşağının toplumsal olanı somutlayan yaklaşımını anımsatıyor. Söz konusu grubun 1940’larda yazabilecekken neredeyse 1960-70’lerde öyküye yönelişi, 1950 Kuşağı yazarlarının içsel öykü kurgusuna tepki bağlamında da alınabilir pekâlâ.

Nitekim 1950 Kuşağı öykücüleriyle yol arkadaşı şair Kemal Özer’in (1935-2009) tek öykü kitabında (1999), onların kavrayışına yaklaştığı gözlenir. Oysa Ülkü Tamer (1937-2018) tek kitabında (1991) 1950 kuşağının yolundadır.

Yine de unutmayalım; şairler, her zaman öykü kaleme getirebilir, başarılı öyküler yazabilir, bu işin altından alınlarında şair akıyla çıkabilir her zaman. İsterlerse tabii. Ama biz tutup da her şaire ille öykü yazdıracak değiliz.

Şimdi gelelim Attilâ İlhan öykücülüğüne…

Attilâ İlhan, yayımladığı tek öykü kitabı Yengecin Kıskacı’nda dört öyküsüne yer veriyor: “Geceleyin Rüya Görürüz”, “Hizip”, “Dr.Cemile Ceydâ”, kitaba adını da veren “Yengecin Kıskacı”.

İlk olarak “Gorkiy’in hikâyelerini keşfe(den)” Attilâ İlhan, daha sonra Ömer Seyfettin’den geçip Refik Halit, Reşat Nuri, Sadri Ertem’i okusa da “en çok” “Sabahattin Ali’yle Kenan Hulûsi’nin hikâyelerini sev(iyor)”. Ama biz yine de onun öyküye, öykülemeye dönük ilgisi konusunda ne düşündüğünü gelin kendi ağzından okuyalım:

“Yazma hevesinde olduğum malum, malum olmayan, herkesin aksine, başından beri beni hikâyenin değil, romanın cezbettiği; Geceleyin Rüya Görürüz’e kadar, birkaç roman –hâttâ piyes- denemiş olmama rağmen; hikâyeye el sürmeyişimi yoksa neyle açıklamalı? Geceleyin Rüya Görürüz’le Hizip arasında, on yıldan fazla bir zaman; dahası, beğenmediğimden, çoğunu yayımlamaya teşebbüs bile etmediğim, on roman vardır…”

Hizip, ilk yayıncım Sâlim Şengil’in arzusu üzerine yazılmıştı. İlk üç kitabımı (…) o yayımlamıştı; yayınevi; dergisinin adını taşıyor: Seçilmiş Hikâyeler dergisi; o dergide benim de bir hikâyemin yayımlanmasını istemesi haksız mıdır? DP iktidarının ilk zamanları (…). Hizip… sonradan başımıza türlü iş açacak ‘alaturka’ particiliğin ‘perde arkası’nı yansıtmaya çalışıyor… Toplumcu gerçekçi bir sanatçıdan, başka ne beklenirdi ki?”

“…Dr. Cemile Ceydâ da, gün ışığını, başka bir istek üzerine görmüştür: 80’li yıllar, 12 Eylül sonrası; Ülkü Karaosmanoğlu’yla Karacan Yayınevi’nde, Sanat Olayı’nı çıkarıyoruz. (…) ünlü Playboy’un Türkçesini yayımlamaya hazırlanan yayınevinin, benden ‘erotizmi’ ağır basan bir hikâye istemesi, mantığa uygun görünüyor; yazıp götürdüğüm zaman, onları şaşırtan, hikâyenin dilimizde belki de ilk bilim/kurgu hikâyesi olarak ortaya çıkması oldu (…) Hikâye, handiyse ‘kast’ düzeninde, aşırı örgütlü ve ‘fantastique’ bir İstanbul’a yerleştirilmiştir…”

Yengecin Kıskacı’nı yazarken, tipleme, olaylama, kurgulama sürecini, “görselliğin’ en uç noktalarına götürmeye çalıştım, öyle ki, romanla senaryo arasındaki fark, görselliğin ‘mekanik’ değil, ‘beşeri’ olmasına indirgendi; böylece, hikâyenin okurla etkileşimi üçüncü boyuta taşınmış oldu. (…) Yazılış tarihleri çok farklı bu dört uzun hikâyeyi, bir arada yayımlamayı bu yüzden uygun buldum: Görsellikten kaçıp formalizme sığınacak yerde, görselliği, hikâye ve romanın metnine taşımayı tercih eden bir yazarın, aşağı yukarı kırk yıllık serüveni…”

Attilâ İlhan’ın bu dört hikâyeyi kaleme almasındaki kimi gerekçeler, bizi bir bakıma öznel anlamda şiir-öykü sanatı arasında kendi hikâyelerine dönük kurduğu terazinin izlerine, bunun yanında romanın, ama daha çok da saltık açıdan yazınsal-sinemasal iki farklı anlatı sanatının önüne çıkarıyor diyebiliriz.

Bize düşen, bu izlerin üzerinden giderek söz konusu öykülerde, Attilâ İlhan’ın söylediklerini, bu örneklerde nasıl gerçekleştirdiğini deşmek. Haftaya…