BİZ HANGİ ÖYKÜYÜ BEĞENİRİZ…
M.Sadık Aslankara
(14.08.2025 YAZISIDIR)
Bir yapıt için, “güzel” denilmesi, ona bu niteliğin yakıştırılması bir yargı dili söylemidir kuşkusuz, getirilen bu önermeyi, yapıtın kendi varlığı, eski söyleyişle bizatihi yapısı mı esinleyip buna yol açmıştır, bunun sonucunda gerekçelere dayanılarak mı bu kanıya varılmıştır yoksa bunu dile getirenlerin değerlendirmesi midir bu?
Kategorik olarak bunları birbirinden ayırıp işe girişmek daha doğru bir tutum olacaktır elbette. Kaldı ki ilk bakışta, bir açıdan yapıtın kendi nesnel, varlıksal yapısı öne çıkar, bu öne çıkışın, kendini ortaya koymakla; başka bir bütünlükte değil de tam böyle yani ancak ve ancak bu biçimde somut bir bütünlüğe ulaşmış olmakla gerçekleştiği gözlenir. Öyle ki artık sanatçı diye biri yoktur, ortadan kalkmıştır âdeta, daha doğrusu sanatçı yapıtın arkasında onun gölgesinde kalmıştır, yapıt öylesine somut bir yalınlıkla tek başına, kendi kendine durur öylece, kendi nesnel gerçekliğini dayatır.
Yapıtta yapıcı sanatçının ortadan kalktığı, salt yapıt nesnesinin öne çıktığı böylesi ele alışta, bunun karşısına alıcı konumunda ortalama okur insan öznesini getirdiğimizde kategorik açıdan yeni bir durum doğmuş demektir; yapıtın varlıksal, nesnel ölçüleri alımlayıcının öznel değer ölçüsüyle yer değiştirecektir.
Ne var ki bu buluşma daha başlangıçta sakatlanmaya aday bir ilişkileniş barındırır. Çünkü yapıt, kategorik olarak âdeta matematiksel somut çıktı üretmiş bir üründür. Oysa yapıta dönük değerlendirme kategorik olarak özneldir. Bu iki farklı kategorik yapının çakıştırılabilmesi, aynı dile dayalı çözümleme gerektirir ister istemez.
Kestirmeden söyleyecek olursak sanat eleştirisi işte bunun için vardır. Vardır ya, akademiyi (bilimi) dışta tutarak söyleyelim, bu kimin umurunda? Üstelik eleştiri, gün gün ortalıktan kalkar, hatta yitip giderken bunu seyreden bizler bu tükenişi durdurulabiliyor muyuz? Demek okur kitlesi olarak bir ağırlığımız bulunmadığı gerçeğiyle karşı karşıyayız.
Ortalama okur egemenliğinin yapıt eleştirisine dönük sınırlı da değil tersine hiçbir etkiye sahip olmadığı apaçık ortaya çıkıyor, çünkü tüketici gözüyle algılanan okur bu çarkın içinde artık nesneleştirilmiştir. Bu yüzden bu nitelikteki okur, hoşuna gittiyse eğer, “güzel öykü” deyip geçerr kestirmeden.
Sıradan bir okur olarak biz bir öyküyü beğenirken, yaşamımız boyunca aldığımız bütün etkiler gündeme gelip bunda rol oynuyor. Bu etkilerin doğrudan yönlendirmesiyledir ki öykünün, bize güzel “göründüğü” ya da “görünmediği” türünde bir görüşü uluorta söylemekten kaçınmıyoruz. Sıra içi bir okur olarak elimizde sanat yapıtını ölçümleyecek bir araç yok, böyle bir arayışımız da yok.
Böylelikle diyelim bir “ortak” düşüncenin vektörel etkimesiyle aynı koşullar altında buluştuğu kestirilebilecek okur kesimi için “ortak güzel” olarak değerlendirilen yapıt sözgelimi bu yolla çıkıyor ortaya. Yani “ortalama” diye alacağımız pek çok sıradan insanın bir hikâyeyi, öyküyü beğenişi, bunu ortak güzel halinde algılayışı ortalama (vasat) aklın öne geçmesiyle gerçekleşiyor.
Sıradan ortalama okur konumuyla biz bir öyküyü, bulunduğumuz yaşa dek taşıyıp biriktirdiğimiz tüm değerlerin yönlendirmesi, etkimesiyle beğeniyor ya da beğenmiyoruz, buna göre de bir öykü için “güzel,” veya “güzel değil,” diyerek karar verebiliyoruz.
Peki ama bizim güzel olarak nitelediğimiz öykü yukarıdaki ölçüler dikkate alındığında gerçekten beğenilebilecek bir öykü mü? Buradan hareketle size güzel geldiği için öyküyü genelde güzel olarak niteleyebilir misiniz?
Aynı şekilde güzel değil, diyerek beğenmediğinizi söylediğiniz öykünün, yine yukarıdaki ölçülere göre sizin güzel bulmadığınız, beğenilmeyecek, güzel olmayan bir öykü olarak mı nitelenmesi gerekir?
Bu iki soru çifti, sanat yapıtlarına dönük yargılarımızın çok da nesnel olamayacağını kavramamız doğrultusunda bize kolayca rehberlik yapabilir. Bilimsel, felsefesel açıdan estetik, sanat felsefesi işte orada duruyor, bunları somut biçimde ayırabilmek, yapıtın değerini ortaya koyabilmek için.
Biz bunun dışında kalan geniş okur kesimlerinin beğenisi üzerinden konuyu sürdürmeli, herhangi öykünün beğeniliş, beğenilmeyiş nedenleri üzerinde durmayı öncelemeliyiz.
“Ortalama okur” diyişiyle sanatsal açıdan görece profesyonel konumdaki alımlayıcı okurun epeyce uzağına düşmüş konumda kabul edilecek birinin olası algısına dayanarak onda beğeniyi-beğenmemeyi belirleyen nedenlere topluca değinerek notlamaya çalışalım.
Alımlayıcı profesyonel okurun, eleştiri edebiyatıyla, akademik yazınsal çalışmalarla da içlidışlı olduğu düşünüldüğünde, bu konuda onlara dönük bir söz etmek gerekmiyor.
Bu yazıda öne çektiğim ana sorun ortalama okurun beğenisini etkileyen nedenler, bu kesimdeki kişisel (öznel) öykü beğenisi-beğenisizliğinin öykü yazınımıza etkisi.
İşe, okuma edimine girişen ortalama okurun nesnel-biyolojik koşulları kadar duygu durumunu da işe katmak zorunlu. Ama biz bunların dışında önce bu kesim okurdaki öykü beğenisi-beğenisizliğini tetikleyip besleyen gelenek-görenekler yoluyla taşıyageldiği etkime öğeleri üzerinde duracağız daha çok.
- Aile-Çevre Etkisi: İnsan, anne diliyle başlayıp anadili aşamasından anadil düzeyine çıkar. Ama ailede bir masal anlatıcısı yoksa ne yapabilir?
- Örgün Eğitim Etkisi: Çocuk, örgün eğitimle, o güne dek büyüttüğü bütün özgür düşlerini yitirir, öğrendiği, at gözlüğü takılı bir okuma biçimidir.
- Medya ağı Etkisi: Örgün eğitimin silindirinden geçen birey, yoğun siyasa, medya örgüsünün kuşatmasıyla sorgulayan akıldan hepten uzaklaşır.
- Bireysel Eğilim Etkisi: Kişinin genetik yolla taşıdığı veya sonradan yakalandığı hastalıklar, bedeniyle organlarındaki farklılıklar eğilimini etkiler.
Haftaya bütün bu başlıklardaki etkimeleri deşmeye ne dersiniz?