SAYFA YAZISI; CUMHURİYET KÜLTÜRÜNÜN KOÇ BAŞI ÖYKÜ…

“TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN TEMELİ KÜLTÜRDÜR”; KOÇBAŞI ÖYKÜ…

M.Sadık Aslankara
(06.11.2025 YAZISIDIR)

Atatürk’ün ölüm yıldönümüne girdiğimiz bu hafta, son birkaç yazıdan bu yana Cumhuriyetin öykümüze dönük işlevsel katkılarını işlemeye çalıştığım mini dizi yazıyı da artık toparlamaya çalışalım diye düşünüyorum.

Bu yüzden, onun savsöze dönüşmüş sıkça dillendirilen söylemiyle girelim istiyorum yazıya: “Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür.” Bunca kısa, özlü.

Yapıp etmelerine, söylevleriyle demeçlerine göz atıldığında Atatürk’ün dıştan içe değil içten dışa doğru toplumu tahkim etmeyi hedeflediği, yıkılmazlığı bunda aldığı öne sürülebilir. Mustafa Kemal, bu yolla çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmayı amaçlarken bunu dışarıdan almak yerine kendimizde yapılandırıp kendimizin kılmak için çabaladığı, böyle bir hedef güttüğü izlenimi bırakıyor.

Onun toplumsal bağışıklık anlamında birer dayanak olarak aldıkları neler peki? İşte başlıktaki söz, apaçık bunu ortaya koyuyor, onun temele aldığı, evet, kültür. Bunu sağlamak adına bu yönde olmazsa olmaz en önemli şeyse eğitim.

Eğitim olmadan, içeride toplumu tahkim etmenin olanaksızlığını öngördüğü pekâlâ söylenebilir Mustafa Kemal’in. Nitekim eylemlerini, hep “eğitim” odaklı yapılandırıyor Atatürk. Belki bunu, ordudakine benzer biçimde bir toplumsal komutan bağlamında kendisini öne çıkaran edimlerin, kılgıların sonucudur diye almak olanaklı. Bu aşamaya ancak kendi deneysel türevlerini üreterek ulaştığını, sonuçta bunları eğitimle kazandığını gördüğü savlanabilir.

Nitekim Cumhuriyetin ilk beş yılında başarılanların aslında, 1 Kasım 1928 Harf Devrimi sonrasında yerli yerine oturtulan devrim ilkeleri bağlamında nitelenebilir oluşu göz ardı edilmemeli. Gerçekten 1933’e, Harf Devriminden beş yıl sonrasına geldiğimizde, yani cumhuriyetin onuncu yılında akıl almaz bir yol alınabilmiştir, baş döndürücü bir hız, yerli yerinde kararlar, uygulama, sonuç tam isabet, toplumsal dönüşüm rayına oturmuştur çünkü.

Nitekim eğitim kendi rayında giderken ülkenin tarımıyla sanayisinde ekonomide kendine dönük yeterlik, dışa yönelişte askerliğin güçlendirmesi konuları başlı başına öne çıkmış görünür, Bu kazanımlar, yeni yaşam biçimiyle ortaya çıkan kültürel oluşuma dayalı toplumca da sonuna dek sahiplenilir.

Büyük Anadolu devrimini gerçekleştiren Atatürk’le dev kadrosunun aynı zamanda insanımızın her birinin birey yurttaş konumuyla kendi öznel-özel hikâyelerine kavuşmasının, bunu yayabilmesinin de önünü açtığını düşünürüm. Öyküyle sağlanan hayat öpücüğü toplumda eğer cumhuriyetle yaşanmaya koyulduysa öykümüzdeki asıl büyük patlamanın da cumhuriyetle ortaya çıktığı, bu nedenle ona ayrıca öykücülüğümüz adına da borçlu olduğumuz kestirilebilir.

Köy Enstitüleri daha kurulmadan Cumhuriyetin yine de öğretmen, yol, Halkevi, TDK aracılığıyla oluşturduğu o yaygın kültürel ağ, tüm toplumu 1928 Harf Devrimi’nin ardı sıra, demek ki yuvarlamayla yüzyıl önce zaten “hikâye” sanatıyla buluşturmayı başarmıştı. Şimdilerde öykülerini çevrimiçi, dünyanın yedi düvelinde gezindiren kuşaklar bu mucizeyi de derinden kavrayabilmeli.

1928’e dek, çeşitli kanallardan kendilerine anlatılanları boynu bükük dinleyen halkımız, 1930’larla birlikte ilk kez topluca kendisinin de yer aldığı hikâyelerle yüz yüze geldi, sonrasında bunlara benzer öyküler yazabileceği düşüncesiyle kolları sıvayıp kalemi kaptı, yazmanın peşine düştü cumhuriyetle.

1928’den 2028’e eğer anadilde bir öykü patlaması yaşanıp da bildik yazarlar dışında kadın-erkek her yaştan insan öykü yazmaya kalkındıysa bunu cumhuriyet aydınlanmasına borçlu olduğumuzu bilelim. Öykümüzün gelişiminde apayrı yazılarda işlenebilecek öğretmen, yol, Halkevleri ağıyla TDK’nun bu ataktaki işlevlerine değinmekle yetiniyorum salt ne yazık ki.

Nitekim öykümüzde pek çok yazarın yaygın ele alışlarından biri de “yol”, “yolculuk” izleği. Geçmişten günümüze buna dönük ilginin, geniş yelpazede farklı konulara uzandığı, bütün öykücülüğümüze yayılan bu iştahın, yine coşkuyla sürdüğü söylenebilir. Gerçekliğin yeniden inşası bağlamında bu olgu öykümüze bireysel-toplumsal ele alışta farklı kazanımlar taşıdı elbet.

Cevdet Kudret, Tahir Alangu üstatların işi, kendilerinden sonra gelen, kendi çalışmalarına benzer, saltık anlamda okumaya dayalı emek yoğun yapıyla öykücülüğümüze yönelen yazarlara göre daha kolaydı. Çünkü onların zamanında öykü kaleme getiren yazar sayısı, o günkü nüfusa göre belki yine çoktu, ancak alanda kararlılık gösteren, yıllara yayılı süreğenlikleri nedeniyle öykümüzde yer edinen yazar sayısı son derece azdı. Bu yüzden tüm öykücülerin yayımladığı her öykü kitabını eksiksiz okuyabildiler.

Sonraki yıllarda bu tür çalışmalara girişenler, gitgide yükselen öykücü sayısı nedeniyle okuma edimleri bağlamında hep artan basınçla karşılaştı. Kaba bir kestirimle 1980’i de aşıp 1990’ı nirengi alırsak eğer, 1928’den bu tarihe dek adları öykü yazarı olarak belirginleşmiş kalemlerin tüm verimlerini tek bir incelemecinin okuması olasılıklıyken, bu tarihten sonra artık neredeyse olanaksız hale geldi denebilir.

Hele 2000’lerin ilk on yılı sonrasında yayımladığı ilk öykü kitabıyla alana katılan yüzlerce yazarın yıl yıl artan varlığı tek bir kişinin bu tür bir işin altından kendi okumalarıyla kalkmasının neredeyse olanaksızlaştığını apaçık gösterdi.

Bu doğrultuda her yıl bir yandan bildik yazarlar yeni öyküleriyle alanı beslerken beri yandan ilk kitaplarından taşan taze kanla alana katılan yüzlerce yeni kalem de öykücülüğümüzün gelişimine bu bağlamda büyük güç taşıyor. Yine bunu da cumhuriyet devrimlerinin bir çıktısı bağlamında alabiliriz pekâlâ.

Sonuçta öykü sanatı, cumhuriyetin yarattığı büyük Anadolu aydınlanması devriminin de, temeli kültür olan Cumhuriyet ruhunun apaçık taşıyıcısı konumu sergilemekten geri durmadı. Böylelikle cumhuriyet de kendisinin öyküsü halinde tüm yurttaşların yüreğinde kendine bir yer bulmayı da başarmış oldu.