CUMHURİYET ÖYKÜMÜZE NE GETİRDİ?
M.Sadık Aslankara
(28.08.2025 YAZISIDIR)
Pek çok insan, yazı başlığına bakarak şöyle bir soru üretip karşımıza çıkabilir; Muhterem, öykü edebiyatı, önceden de vardı, peki Cumhuriyet öykümüze ne getirdi türünde bir soru ne anlama geliyor?
Gelin kaba atlamalarla sıçramalar eşliğinde düşünüp bütün bir cumhuriyet tarihine göz atmaya çalışalım ilkönce… Kendi payıma, ben bu işin neresindeyim, buna da değineyim kısa bir iki sözle.
İlk öykümün yayımlandığı 1965’ten bu yana altmış yıl geçti. Kimi eksiklerim olmadı değil, sonradan ulaşma, eksiklerimi giderme çabalarım olmadı değil elbette ama bu altmış yıl hiç kopmaksızın öykümüzün, yanı sıra edebiyatımızın, aynı zamanda tiyatromuzun hep içinde yaşadım.
Dört yıldır öykücülüğümüz üzerine çalışıyorum, beşinci yılda da sürecek bu, öyle görünüyor. Oysa böylesi kapsamlı çalışmaya, biraz da Işık Kansu’nun ısrarıyla neredeyse kısa bir sunuş niteliğinde başladım diyeyim, hoş başlamaya başlamıştım ya, sonradan madem böyle bir çalışmaya girdim, bu çalışmayı en az eksikle kapatayım, geniş bir yelpazede farklı açılardan da konuya yaklaşma olanağım olsun istedim. Böyle düşündüm ya, doğrusu bu beni nerelere sürükler kestirememişim. Bu yazılarda Kitaplar Adası’ndan da katkı alıyorum ekleyeyim.
Anlatının tarihini elbette yazıyla başlatıyoruz, ancak olgunun insansılara dek geri gittiğini biliyoruz. Şu da var; günümüz “dijital anlatı” kanalı nasıl ki yazınsal bir kurulum yansıtmıyor, yazınsal yapı taşımıyorsa Aydınlanma öncesi anlatıların da yazınsal açıdan mitik alana özgü “hikâye” olarak kalacağını, ama “öykü” olmayacağını akıldan çıkarmamalıyız. Özetle diyebiliriz ki öykü, insanın bağımsız varlığa dönüşmesini olanaklı kılan Aydınlanma çağıyla yaşamımıza girdi. Bunun bizdeki katalizörü belli; cumhuriyet.
O halde öykümüz cumhuriyetin yarattığı aydınlanmayla ama özellikle 1 Kasım 1928 Harf Devrimiyle başladı, diyebiliriz. Bu yüzden şu birkaç haftayı cumhuriyete, onun değerleriyle öykücülüğümüze dönük yaratıcı katkısına, bu anlamdaki değerlerine yer açmaya çalışacağım “Sayfa Yazıları”mda.
Bizler hayatı hep kurduğumuz hikâyelerle karşılarız değil mi, peki bu ne demek? Kısaca yanıtlamak gerekirse doğum-ölüm arasında kalan yaşamın trajik yanlarını hikâyelerle göğüslemeye çabalamak… Yani sevişi kahredişi, emeği verimi, savaşı barışı, dölü döşü hep anlatı kurarak paylaşmak; özetle hayat bu.
Öyle ya, biz bireyin toplumdaki gerçekliği kavramasında sanatın, edebiyatın ön açtığını biliyoruz. Romandan öğrenilenler yanında öykümüz de bu açıdan çok etkili. Nitekim ülkenin tarihi, toplumsal yaşam örüntüleri, pek çok öykücünün veriminden kalkarak üretilebildiği gibi sözgelimi yalnızca Sait Faik’in izleri üzerinden “küçük insan”ın başrolündeki anlatılar yoluyla da pekâlâ algılanıp kavranabiliyor.
Gerçekten günümüz öyküsünde “birey insan”, “birey kadın” olanca ağırlığıyla yer bulsa da küçük insanın öyküdeki yeri sarsılmış değil bu nedenle. Hep hayatın peşinde; bütünsel anlamda doğayla yaşanan her ne varsa tamamının izini sürüyor. Ama nasıl; yetkin bir anlatı sanatı olarak kayda alıyor, dönüştürüp hikâye-öykü halinde hayatı derinden kavratırken şaşırtıcı hünerle işleyip geliştirerek okur içselleştirmesinin de önünü açıyor.
Bu çerçevede öykülerimizi Türkçede yüzlerce yıldır akagelen bir hikâye etme, anlatma sanatının ardılı olarak üretiyoruz. Cumhuriyetle birlikte geniş yelpazede yüzlerce değil binlerce insan öykü yazıyor günümüzde, bu cumhuriyetin bir armağanı işte. Ne ki yazılanların tamamına yakını kişinin yaşamdan damıttığı biriktirilerine, bunun düzgün, derli toplu denebilecek düzeyde kurulmuş anlatı halinde aktarılmasına yaslanıyor. Öyküleme sanatı elbette salt eli yüzü düzgün anlatı kurmak değil, hikâye ya da öykü bunun “sanatlı” olması zorunlu.
Üstelik öykümüzün çok süzme, seçkin bir yerde durduğunu kavrayabilmek için bütün öykücülerimizi bilmenin, tanımanın ötesinde, öteki alanların da tümüyle bilgisine sahip olmak gerekir. Yoksa yazınımızdaki yüz akı on beş-yirmi öykücüyü tanımak, adamakıllı okumak, onları iyiden iyiye bilmek Türk öykücülüğünü biliyor olmanın ölçütü sayılamaz artık bugün.
Bu yüzden ister yazınbilimci isterse inceleme yapmaya girişen herhangi yazar olsun, bir kişinin öykücülerin tümünü de okuyabilmesi olanaksız günümüzde. Ama siz, eli işte gözü oynaştakilerin yaptığına benzer, öykü yerine yazarına bakanlardan olmamalısınız, öykünün kendisinde kalmalısınız hep, metni kaleme getiren şuymuş buymuş, önemli değil, kim yazmışsa yazmış; siz kimin yazdığına, öykücünün kim olduğuna değil yazılan öyküye bakacaksınız.
Biliyoruz ki Türk insanı tuttuğu takımda, partide ya da hemşerilikte sergilediği taraftarlık takıntısıyla bir tuhaf görüntü veriyor. Sözüm meclisten dışarı; futbolda takımların, seçimde siyasal partilerin, kentte kasabada oralı olmanın koyu taraftarlarına bakın, körlemesine bir “bön”lük sergilediklerini gözlemek olası. Bunu “hikâye” peşinde koşan, öyküden bihaber okura da uyarlayabiliriz.
“Taraftar” okur, magazinel “ilginç”lik arayabilir hikâyede ama öykü niye peşine takılsın bunun? Dili biçemiyle, anlatısıyla, gerçekliği okura yeniden kurdurma gücüyle, metni örüntüleme olanaklarıyla şiirle birlikte yazınımızın “ağır abi”sidir öykü. İlginçlik öykülem-anlatı örtüşmesiyle gereksinirlikteki doygunlukta aranabilir.
Biz, anlatı sanatı bağlamında öykünün temel sorunlarını, gereksinimlerini bilimcisinden felsefecisine sanatçılarla birlikte, öykücü yazar kitlesinin yoğurup işlemesiyle ancak 1950’lerde özgür tartışmalar eşliğinde aşıp yerine oturttuk.
Cumhuriyet 1933’e, altın yılına geldiğinde 1 Kasım 1928 harf devrimiyle başlayan büyük aydınlanma hareketi beş yılını henüz tamamlamıştı. Okuma yazma seferberliği, kurulan yol ağı, millet mekteplerinden halkevlerine, halk odalarına genişleyen kültürel ataklık öykü sanatına da tam kimlik kazandırmıştı.