“İSTANBUL’DA TAVŞAN AVI”…
M.Sadık Aslankara
(11.09.2025 YAZISIDIR)
Son haftalarda “yaratıcı yazarlık atölyeleri”, daha genel söyleyişle “yazarlık atölyeleri” konusunu, bunları başka alanlarla, elbet ortaya çıkan sorunlarla, buna değgin farklı başlıklar altında, bu arada başkaları tarafından yapılan yayınlarla da bağlar kurup ele alarak azımsanmayacak sayıda yazıda konuyu işledim.
Hatta yazarlık konusunda kurmaca öykülere de yer açarak çeşitli açılardan bunu deşme fırsatı doğdu bir bakıma. Nitekim iki hafta önce Yalın Gündüz’ün Hayal Sigortacısı (Cumhuriyet Kitapları, 2024) adlı kitabına, kitaba adını da veren öyküsünü özetleyerek “yazarlık” işinin, yazın alanında âdeta bir yazınsal sanayi ürünü haline nasıl dönüştüğünü paylaştım.
Bu kez sizlere Ceyhan Usanmaz’ın Kâğıttan Kaplan (İthaki, 2024) başlıklı öyküler toplamından söz açarak bir kez daha konuyu deşelim istiyorum. Zaten yazı başlığı da, Ceyhan’ın bir öyküsüne verdiği ad.
Gelin şimdi öyküden özetleme yaparak konuya girelim, özetlemeyi yazıya yayıp konuyu harlandıralım.
Yazar beş öyküyle bağlamlandırıp yapılandırdığı kitabında roman yazmak isteyen, “huzursuzluğunun tek kaynağı” “yazma sıkıntısı” olan öykü kişisinin, özöyküsel anlatımla, buna nereden başlayacağını bilememenin kendisine yaşattığı sıkıntıya değinirken sonraki öykülerinde ikinci tekil kişi ağzından ya da elöyküsel seslenimle arayışlarını aktarmayı sürdürür.
“…[B]ir deftere ya da kâğıda yazarken, çizgiliymiş düzmüş, samanmış kareliymiş hiç değişmiyor, sonu hep karalamayla bitiyor. (…) Ama dönüp tekrar okuduğumda içime sinmiyor, üstünü karalayıveriyorum yazdıklarımın.” “… [Ö]zellikle şaşırtmak istiyordum okuru; tam da bu yüzden, demek istediğimin ilk okuyuşta tam anlaşılamayacağı bir cümleyle başlıyordu hikâye.”
Yazıya da başlık aldığım ikinci öyküde ilk tümce, yazarın öykü kişisine yaptığı bir “müdahale”yi anımsatır: “Bu yıl, bütün yaratıcı yazarlık atölyelerini dolaştın İstanbul’un.” Sonunda, “hiç aklında olmamasına, kendine yakıştırmamana rağmen, ‘Bu yıl kitabını basıyorsun’ gibi iddialı bir sloganla, özellikle sosyal medyada hayli dikkat çeken o yaratıcı yazarlık atölyesine katılmaktan bir zarar gelmeyeceğine karar verdin,” der.
Böylece asıl girmek istediği alana ulaşır yazar.
Alıntılarla sürdüreyim.
“Umut doluydun, çünkü ilki gibi kıyıda köşede kalmış zekice muammalar yarattığına bir tek kendisi inanmış bir polisiyeci değil, daha başarılı olduğunu düşündüğün çoksatar ünlü bir yazar yürütüyordu bu atölyeyi.” “Alışıyordun bu fikre, başkalarından yardım alma fikrine yani; sarılabileceğin başka bir dal da kalmamıştı zaten, farkındaydın.”
“Daha bolca vardı, elini sallasan ellisiydi atölyelerin. Hepsinden birer ikişer kaptıklarınla, eklektik anlayış örneği bir bütün oluşturabilirdin pekâlâ. Hatta, yaratıcı bir çıkıntının verdiği yaratıcı okurluk atölyesinde de dirsek çürüttün.”
“[K]atıldığın yaratıcı yazarlık atölyelerinin isimlerini alt alta yazmaya başladın.” “Anladın ki asıl yaratıcılık buydu. Aşağı yukarı aynı iş için farklı isimler icat etmekti. İnsanlar buluyordu bir yolunu. İşte tam o zaman karar verdin. Daha da kaldıysa katılacaktın ve katılabildiği kadar çok yaratıcı yazarlık atölyesine katılmış bir yazar adayının hikâyesini yazacaktın.”
“[G]elen son maille birlikte arayış içinde de bir arayış hikâyesi yakaladığına inandırdın kendini.”
“Yıllar içerisinde yayınevinden yayınevine âdeta savrulmuş bir editör eskisi, taze yaratıcı yazarlık eğitmeni şunu yazmıştı size: / “Neyi neyle ne zaman yazıyorsanız yazın ama kitabınızın bir yerine mutlaka bir tavşan yerleştirin. Mümkünse beyaz bir tane. Anlattığınız her neyse artık, herhangi bir anlam taşımasına gerek yok, hikâyeye sırıtmayacak bir şekilde yedirmeniz yeterli; emin olun okuyanlar, tahmin bile edemeyeceğiniz anlamlar yükleyecektir bu tavşana. / Ve işte ilk ödeviniz… Beyaz tavşanlı bir kent hikâyesi bekliyorum sizden.
“Buydu işte, bu kadardı! Yaratıcı yazarlık atölyesinde kendisine tavşanlı hikâye yazma görevi verilen bir katılımcının İstanbul’daki tavşan avı macerası!”
Öyküden yazı başlığına çıkardığım “tavşan” bu işte, sonunda ikinci tekil kişiyle “dolayımlı anlatıcı” olarak şunları der öykü kişisi:
“Bırak şu beyaz tavşanı da at artık beyaz havluyu ringe, göreceksin nasıl rahatlayacaksın pes edince. Hadi gel, şu tanıdığını araya sok da beş kuşaktır oturduğunuz ilçenin belediyesinde, o nereye harcayacaklarını bilemedikleri kültür-sanat bütçesinden sana bir yaratıcı yazarlık atölyesi ayarlasınlar. Bu sefer eğitmen olarak. Yeterince tecrübelisin hem. Yaratıcı bir isimle, mesela ‘Roman Nasıl Yazılmaz’ adını verip yine kendi hikâyeni anlatırsın işte.”
Görüldüğü üzere Ceyhan Usanmaz, Kâğıttan Kaplan’la farklı bir kara anlatı ortaya koyuyor. İronisini bu yolda kuruyor. Kitaptaki birbirine bağlamlı beş öyküyle, yazın alanında “yaratıcı yazarlık” konusunda olup bitenlerin nasıl dolantılarla nerelere geldiğini açımlıyor, düşünsel planda okurun bu artalanı görmesinin önünü açıyor.
Ne yapıyor böylece, nasıl bir gerçeklikle boğuştuğumuz, bu gerçekliğin ne menem bir şey olduğunu algılamamız için bir ayna getiriyor. Söz konusu atölyeler aracılığıyla atölye yürütücüsü kişilerin tümünü aynı kaba alamayız elbette, ne ki yine de bu atölyelerin yazınımıza sağladığı katkıyı tartışabiliriz.
Tek tümceyle şöyle söylenebilir:
Yazarlık gitgide bir sanayi ürünü haline dönüşüyor. Kapitalizmin, yazarlığı taşıdığı yer burası artık. Yazarlık bir fabrika ürünüdür bundan böyle, genetiğiyle oynanıp, istenilen biçim verilerek tornadan çıkarılan “mamul”dür.
Nerelere geldik, görüyor musunuz?
Tornadan çıkan yazar… Vay be…