SAYFA YAZISI; KÖK ANLATIYLA SÜRDÜRÜLEBİLİR EDEBİYAT

KÖK ANLATIYLA SÜRDÜRÜLEBİLİR EDEBİYAT

M.Sadık Aslankara
(10.07.2025 YAZISIDIR)

“Sürdürülebilir edebiyat”, yıllardır üzerinde durduğum bir yazınsal olgu. Ancak bu konuya bir “yazın terimi” bağlamında eğilmek doğru değil, çünkü bu, yanı sıra bir insanlık, uygarlık sorunu, sorunsalı aynı zamanda.

Şimdi bu yazıda “sürdürülebilir edebiyat”ı “kök anlatı”yla ilişkilendirmek üzere yola çıkıyoruz.

“Kök anlatı” derken bunlar ister nakli evrede ortaya çıksın isterse akli evreye geçmiş verimler halinde önümüze gelsin, ilk metinlerde sergilenen temel kurgusal yapıda nelerle karşılaşıyoruz, buna bakmamız gerekiyor.

Kök anlatıyla sürdürülebilir bir edebiyat yapmak, sürgit aynı biçimde, birbirini kopyalarcasına edebiyat yapmak, birbirinin benzeri öykü, roman, anlatı kaleme almak, üretmek biçiminde düşünülmemeli kesinlikle.

Bunu daha içeriden kavrayabilmek için kök anlatıya, salt bir estetik yapıt nesnesi gözüyle değil, kaynağından fışkıran, taşıyıp getirdiği etik değerler üzerine düşünce üreterek yaklaşmak gerekiyor.

Nitekim ilk metinler, bunun hem çeşitli hem zengin örnekleriyle dolu. Çünkü sözle başlayıp yazıyla süren bütün bu metinlerin birbiriyle örtüşen bir iç-değerler dizisine, daha doğrusu dizgesine yaslandığı görülebiliyor. İşte kök anlatının getirdiği bu ahlaksal tutumu koyacağız anlatı olgusunun temeline.

İnsan neden ille bir anlatı kurmaya girişir? Birbirine varlığını duyurmak, kendisini kuşatan gerçekliği, çevresinde olup biteni paylaşmak ama bunun da ötesine geçerek bunları yorumlayabilmek için değil mi?

Bu doğrultuda kök anlatı olguyu somutlayıp örnekleyen kılavuz bağlamında da alınabilir.

Felsefe alanında olduğu kadar siyasa alanında da ülkemizin önemli eylem aydınlarından biri konumundaki Örsan K.Öymen’in, günlük gazete köşe kalıbına yaslanır görünse de nitel açıdan getirdiği bakışa, yaklaşıma dayalı yazının girişinde altı çizilebilecek satırlarını gelin birlikte okuyalım şimdi:

“Miletoslu antik Yunan filozofları Tales, Anaksimandros ve Anaksimenes, evrenin özü ve temeli anlamına gelen ‘arkhe’ kavramına ve ‘Arhe nedir?’ sorusuna odaklandılar. / Bu filozoflar bunu yaparken de, doğaüstü ve metafizik güçlere başvurmadan, doğanın ve aklın sınırları içerisinde kaldılar ve böylece ‘mitos’tan ‘logos’a, yani söylenceden akıl yürütmeye doğru devrimci bir adım attılar. / Atina’da felsefi araştırmalar içerisine giren antik Yunan filozofları Sokrates, Platon ve Aristoteles ise bu süreci yine ‘logos’ üzerinden daha da ileriye taşıdılar ve yaşamın temel amacı anlamına gelen  ‘telos’ kavramına ve ‘Telos nedir?” sorusuna da odaklandılar. / Bu aynı zamanda, evreni önceleyen bir bakış açısından, evrenle birlikte insanı da önceleyen bir bakış açısına geçilmesi açısından, yine devrimci bir aşamaydı.

“Bu soru aynı zamanda ahlak felsefesinin ve siyaset felsefesinin temellerinin atılmasıyla sonuçlandı. / Sokrates, Platon ve Aristoteles, ‘Yaşamın temel amacı nedir?’ sorusuna özetle şöyle yanıt verdiler: / ‘Yaşamın amacı iyi bir insan olmaktır, iyi bir ruha ve karaktere sahip olmaktır. İyi bir ruha ve karaktere sahip olmak da, erdemli olmakla olanaklıdır. Yaşamın temel amacı erdemli olmaktır.’

Öymen’in, “Erdemsizlik” başlıklı söz konusu yazısının girişini olduğu gibi aktardım size. (Cumhuriyet, 05.07.2025)

Özellikle söylen, masal, koşuk vb. kök anlatılarda da, bunların yazarlarını bilemesek bile, yazıya geçildiğinde yazarlarını bildiğimiz anlatılarda da bütün yaratıcıların yöneliminin, felsefe alanında öne çıkarılan sorunsallara yönelimle örtüşürlük sergilediğini görmemek olanaksız.

Demek en genelde hayatın, yanı sıra yaşamak denen olgunun temelindeki evrensellik, işin daha başında görülebilmiş, dünyanın, böyle bir kavrayışa dayalı yorumlanması gerektiği, binyıllar içinde insan bilincinde buna göre yer edinmiş.

“İyi bir ruh taşımak”, “erdem”; bunun yansıması halindeki öteki insani değerler, kimilerince bir tür Polyannacılık gibi algılanabilir. Ne ki bu eğilimin, bir “insani”lik yaklaşımı taşıdığını, insani olan düşünce, duygu temelinde anlatı kurmaya dönük tutum bağlamında alınması gerektiği çok açık.

Doğada veya toplum, kültür, ekonomi vb. yaşamın her alanında, hedefe konulup nicedir gündemde tutulan “sürdürülebilirlik” olgusunun, bütün bunların bir yansıması biçiminde kabul edilebilecek edebiyat ortamına katılmasıyla, yazınsal yapıp etmelerin de paydaşı yapılmasından daha doğal ne olabilir? Bunu Polyannacılık kabul etmek, işi biraz hafife almaktan başka ne anlama gelebilir?

Bütün bunlarda kapsayıcı bir yaklaşımın temele alındığı söylenebilir elbet. Çünkü sözgelimi doğadaki gibi türsel çeşitliliğin korunmasının temele alındığı bir yaklaşımın kültürel, yaşamsal çeşitlilik için de örnek haline geldiği öne sürülebilir kolayca. Böylelikle diyelim ırksal, dilsel, dinsel, sınıfsal, cinsel, etnik vb. hiçbir ayrım yapılmadan her insanın, yazarın kendisiymişçesine alınıp yapılandırıldığı bir kök anlatıya dayalı edebiyat, sürdürülebilirlikte de örnekçeye dönüşebilecektir kolayca.

Günümüzde 1945’ten seksen yıl sonra hem de güçlü fırtınalar desteğinde yeniden yaşanmaya koyulan şu ağır “soğuk savaş” sürecinde, kök anlatıya dayalı hamleyle böylesi sürdürülebilir bir edebiyat yapmanın sayılamayacak yararı olsa gerek.

Yukarıda değindim, aynı biçimde üretmek anlamına gelmiyor bu. Bugün de yarın da edebiyatta hep yeni bir biçimde söz söylemenin olanaklı olacağı unutulmamalı. Üstelik yapay zekânın da bir rakip halinde edebiyat âlemine katıldığı, yer yer yazarın kalemine göz diktiği de düşünülürse, bu yarışın alabildiğine çeşitlilikle süreceği ortada.

Sonuçta kök anlatıyla sürdürülebilir bir edebiyat yolculuğu bizi asla dar bir kanala küçücük havuza tutsak etmeyecek tersine yazarı, elindeki kalemle çok daha özgün kılıp yüklediği tarihsel görevle, onu çağdaş şamanlığa yükseltecek.