SAYFA YAZISI M.S.Aslankara; DÜZ DEĞİŞTİRİMDEN DÖNÜŞTÜRÜME ÖYKÜ…

DÜZ DEĞİŞTİRİMDEN DÖNÜŞTÜRÜME ÖYKÜ…

M.Sadık Aslankara
(27.5.2021 YAZISIDIR.)

“Halk hikâyeciliği”, “halk öykücülüğü” deyişleri, bir kavram karmaşasına yol açsın istemem. Zaten halk hikâyeciliği denildiğinde, bu, halk edebiyatına ait bir terim ya da kavram bağlamında; halk öykücülüğü denildiğindeyse öykü sanatının, sonuçta öykücülüğümüzün, ileri giderek söyleyeyim modern öykümüzün bir uğrağı olarak alınmak zorunda.

Önemli olan “halk öykücülüğü” teriminin ya da kavramının altını besleyip içini doldurabilmek. Çünkü halk hikâyesi derken bu söyleyiş, somut bir anlam dağarıyla buluşturuyor bizi.

Cevdet Kudret, “halk hikâyesi”ni, “Destan çağı geçtikten sonra, halk arasında oluşan ve (…) destan-hikâye niteliği gösteren (bir) hikâye türü”, bir anlatı sanatı olarak alıyor. Yazınsal özellikleri bakımından bunları “düzsözle yazılmaları, kısa olmaları, ayrıntılar üzerinde durmamaları” bağlamında sıralayıp destandan ayırıyor. (Cevdet Kudret; Edebiyat Kapısı, YKY, 1997, s.14 vd.)

Boylar arası anlatılanlardan hareketle on altıncı yüzyılda yazıya geçirilen Dede Korkut hikâyelerini Cevdet Kudret, bu çerçevede “halk hikâyesi” türünün somut örneği olarak alıyor zaten.

Sözlü edebiyattan yazılı edebiyata geçiş evresinin dökümü ve ayrıntılarına bütünsel halde bakarken sözgelimi bugünkü modern şiirin beslendiği kökleri nasıl halk şiiri geleneğine yaslanır halde görüyorsak öykü de halk hikâyelerinin içinden çıktığı geleneksel zemine bağlanacaktır kuşkusuz, bu çok açık. Sonuçta halk hikâyesi diyebileceğimiz köklü anlatı sanatımız, hikâyemizle öykümüzün kendisini dönüştürerek var edeceği birikimi imleyecektir aynı zamanda kaçınılmaz biçimde bize.

Ancak toplumca çeyrek binyıldır yaşanılan bocalamaya son verilebilmiş değil ne yazık ki. Bir yandan karşı karşıya gelinen ekonomik, sınıfsal, toplumsal farklı düzlemdeki açmazlar, karşıtlıklar, yerli yerine oturamamışlıklar öte yandan siyasal erkle bunu var edip sürdüren toplumsal yapının kendi zorunluluklarını üretemeyişi, söz konusu kurulumun daha da karmaşıklaşmasına yol açıyor ister istemez. Kaldı ki özümseyişin kültürel açıdan farklı aşamaları, Batıdaki aydınlanmanın yüzyıllara yayılan serüvenine bakıldığında doğrusu ya, bunca kısa sürede çözüm bulamazdı herhalde kendisine. Öte yandan 1789’da Fransızcayla kurulan akrabalığın kültürel savrulmalar eşliğinde Birinci Savaşta yerini Almancaya, İkinci Savaşta İngilizceye bırakışı üzerinde özellikle durulabilir.

Kaldı ki bu bile toplumun, kendi iç dinamikleri yönünde bir türlü yerine oturamamış olduğunu da gösteriyor bir biçimde.

Bundan ötürüdür ki Dede Korkut hikâyelerinden uzun bir sıçramayla âdeta yine bir fasit daire halinde Ahmet Mithat’a, Ömer Seyfettin’e gelinmiş gibi olmuştur denebilir. Elbet hikâye kurmamış değildir bu yazarlar, ancak bunun Dede Korkut kökenli halk hikâyesinin bir değişkesi halinde kendini gösterdiği de görmezden gelinemez kanımca.

Diyeceğim ki, bu aşamada halk hikâyesi, evet hikâyeye dönüşmemiş değildir özetle ama kendini düz değiştirimden yine de pek kurtaramamıştır yazık ki. Ne ki kısa öykünün de önü açılmıştır ama, böylece hiç değilse ilerisi için önemli bir aşama kaydedilmiştir.

Bizde kimi görüş sahiplerince, ideoloji yayma kurumu olarak alınagelen Halkevleri yapısıyla özdeşleştirilen kavrayışın ve işleyişin cumhuriyet öncesinde öteki alanlara yayılmış mühendishane, tıphane vb. kurum ya da okullarda neredeyse yüzyıl öncesinde uygulamaya alınmış olmasını göz ardı etmemek gerekiyor.

Demek ki görevci anlayış Dede Korkut vb. hikâyelerle başlamış, yüzyıllar boyu sürmüş, Halkevleri edebiyatı, tiyatrosu vb. bu yaklaşımın son örneği olarak ortaya çıkmıştır denebilir.

İşte tam bu noktada değişimin önünü açacak yaklaşım, düz değiştirime yaslanan bir halk hikâyesinin, yerini, dönüştürüme dayalı edebiyat biçiminin yaşama getirilmesiyle kendini gösterecektir denebilir pekâlâ.

O zaman, halk hikâyesi geleneğinden günümüze sızan, görevci anlayışa dayalı düz değiştirimli yapılanmadan kalkarak dönüştürümle yepyeni biçemlere ulanan bir halk öykücülüğünün de önü açılacaktır pekâlâ.

Halk öykücülüğü, halka inmek gibisinden düz bir kavrayışına sığınıyor değil. Halk öykücülüğü, halka inmeden yapılacak bir öykücülük. Halka inmeye çalışmak, tehlikeli bir girişim ayrıca. Öykü sanatının içini kemirecek bir hastalık olarak almak da olası bunu.

O halde düz değiştirimden dönüştürüme geçmenin önemli bir eşiği de bu: halka vazedercesine ille bir şeyler anlatma aymazlığından kurtulmak.

Bu başarıldığında halk öykücülüğü kendiliğinden ortaya çıkıp alabildiğine yaygınlaşacaktır, hiç kuşkum yok.