SAYFA YAZISI M.S.Aslankara_ KİM BU YAZARLAR…

KİM BU YAZARLAR?

M.Sadık Aslankara
(07.08.2025 YAZISIDIR)

Bir olayı, herhangi durumu derli toplu ifade etmenin, olan biteni eli yüzü düzgün biçimde anlatmanın yazarlığa yeteceğini düşünenlerin sürekli kalem oynatıp öykü roman yazdığı, kitap yayımlamak üzere neredeyse birbirleriyle yarışa kalkıştığı bir ortamda yazar bolluğu yaşanması, bir yayın furyasının ortalığı sarması artık kaçınılmaz hale gelecektir hiç kuşkusuz.

Nitekim karşıdan bakıldığında yaşananların bunu doğruladığı apaçık ortada zaten. İşte o zaman başlıktaki soru çengelinin aklımıza takılmaması elde değil; biz istemesek de çakılıp kalacaktır soru beynimizde:

“Kim bu yazarlar?”

Ne ki bu soruyu, söz konusu olgunun bir başka yanını asla unutmadan deşmek gerekiyor; yazmak her zaman olumlu bir eylemdir, bu çerçevede yazarlık da elbette desteklenecek bir eylem biçimi olarak kendini gösterecektir.

Yazarlığın, yazarken yürütülen sorgulamanın aynı zamanda kişiye enikonu bir özgürleşme getirdiği düşünülürse, geçmiş on yıllar içinde yazma eylemine hava, su gibi toplumca nasıl gereksinim duyulduğu, duyulmuş olabileceği kendiliğinden kestirilecektir.

Buna göre yazar, bireysel olduğu kadar toplumsal özgürleşme eyleminde de önemli bir “adım”dır, yayımlanan her kitap da bunun ölçütüdür bir bakıma.

Bu, yazma eyleminin saltık anlamda olumlu tarafı kuşkusuz. Ancak yazarlık, suyunun suyu ölçüsünde sığlaşıp yayılmış, sürekli kendine kapanıp içe doğru çevrimsel halkalarla yayılmışsa bu tür bir yapılanmanın alanda niteliksel anlamda özgürlük üretmesini, yaymasını beklemek ne ölçüde gerçekçi olur?

Yıllardan bu yana aralıklarla da olsa yazarlık kurumu üzerine de yazmayı sürdürdüm hep. Çünkü yazar, toplumla iç içe yaşayan, dolaylı-dolaysız bağını hep koruyan bir konum taşıyor. Bu yanıyla gide gide toplumsal vicdanın mihenk taşına dönüşüyor aynı zamanda.

Eğer yazar, böylesi bir işleve sahipse bu, ister istemez kimi sorumluluklar üstlenmesini de getirecektir onun. Bu sorumluluk, onu görevci yazarlığa doğru sürüklenme tehlikesiyle yüz yüze getirse de kendisini bundan kurtarmanın bir yolunu mutlaka bulacak ama etik, estetik sorumluluklar konusunda tam tersine kimi öncü duruşlar, toplumsal ön açıcılıklar üstlenmek sorumluluğundan da yakasını kurtaramayacaktır hiçbir zaman.

Yazarların da peşine takılabilir şeytan, unutmayalım, bunun dünya nimetleri anlamında öne çıkan tezahürleri özellikle para, ün, güç (iktidar) üçlüsü, yazınsal açıdan nice değer de taşısa yazara, bir göz bağcılık ayartmasıyla baş eğdirtebilir.

 Bunun yine yazınsal anlatılarda, tiyatroyla sinemada kurmaca sanatsal yapıtlar halinde çokça örneğini gördük, görüyoruz. Çok da göreceğiz. Ama özellikle edebiyatta hırsları, kişisel düşkünlükleriyle kendilerini üstün görerek bütün hakların salt kendilerine ait olduğunu düşünebilecek ölçüde etik değerlere sırt dönmüş yazarlar olabileceği hiçbir zaman hatırdan çıkarılmamalı.

Nitekim bu doğrultuda yazarların, meslekleri gereği yüzyıllar içinde oluşan yüksek etik değerleriyle bağlarını koparıp âdeta bir tür hormonlanmış, genetiğiyle oynanmış ürünlere benzer yapay birer yazara dönüşebileceğinin de göz ardı edilmemesi gerekiyor.

Edebiyatta yüksek kamusal ya da genel anlamda kamusal çıkarla örtüşen toplumsal vicdana dayalı bir sürdürülebilirlik de herhalde ancak bu yüksek etik, estetik değerlere bağlılıkla, toplumsal vicdandaki süreğenlikle kurulabilecektir.

Yazarlar ünlenebilir, zenginleşebilir, umulmadık güç de elde edip âdeta iktidar kurabilir ama bunlar yine de onu yazar yapmaya, toplumun gönüllülükle ardından gidebileceği yazar kılmaya yetmez. Nitekim belki kimi çevrelerce lanetlenmiş ama toplum nezdinde ağırlıklı konuma sahip halkın kucakladığı yazarların yine de yazarlıkları yoluyla toplumlarına öncülüklerini sürdürdüğünü biliyoruz.

Demek ki toplumlar şeytanlaşan değil yalvaçlaşan yazarların sözüne bakıyor, onlara bağlılık gösteriyor.

Çünkü halk kitleleri, yazar olarak ortaya çıkan kişide toplumsal vicdanla sorumluluk duygusunu örtüştüren tutum görmek istiyor, bunun somut bir göstergesi bağlamında ortaya çıkmasını bekliyor.

Bu etik, estetik açıdan sanat namusudur, sanat ahlakıdır. Bunun topluca ifadesini “sanatsal erdem”, “sanatsal vicdan” olarak da kaydedebiliriz.

Bilimde, felsefede, sanatta hep aranacaktır bu “namus”, bu “erdem”.

Burada altı çizilmesi gereken, yazarda aranan ahlakın, kendi içine dönük ya da toplumla bağı kopuk bir bireysel ahlakla değil toplumsal ahlakla ortaya çıkıp kendini somutlayışına bağlı olarak, bununla orantılı şekillenecek türde bir toplumsal vicdandır elbette.

Böyle olunca da yaşanan yazma karmaşası, ortalığı kaplayan yayın bolluğunda nesnel bir ölçüt de kendiliğinden önümüze geliyor.

“Kim bu yazar?” diyerek sorguladığımız kalemde aranabilecek nitelikler yukarıda sıralandı. Bu yazar hangi düşüncede, inançta olursa olsun yazar, tüm yazma ediminde estetik kaygıyı hep göz önünde bulundururken yazma eylemini insanlığın sesi bağlamında yansıtma girişiyor, yazarlık edimini kamusal çıkarla, toplumsal vicdanla örtüştürerek sürdürüyorsa doğru bir yolda demektir.

Yazarın şeytanlaşmak yerine böylesi bir yalvaçlaşma yoluna girmesi, yazdıklarıyla toplum için ahlak dersine dönüşen vaazlar vermesi, eğitmenlik, öğretmenlik yapması anlamına gelmez hiçbir zaman, bu unutulmamalı.

Çünkü insanlığın haklarını gözetmek, doğayla bütünlenmek, savaşa, şiddete, eşitsizliğe, cinsiyet ayrımına karşı çıkmak, hangi ırk, dil, din, sınıf vb. katmandan, kesimden gelirse gelsin insanlığın evrensel kardeşliğinden, özgürlükten yana olmak herhangi yazarı pekâlâ yalvaçlaştırabilir.

“Kim bu yazarlar?” diye sormuştuk değil mi, yanıtlamak kolay artık bunu.