SAYFA YAZISI; MİKROEDEBİYAT OLARAK ATÖLYELER…

MİKROEDEBİYAT OLARAK ATÖLYELER…

M.Sadık Aslankara
(26.06.2025 YAZISIDIR)

Edebiyatımızda azımsanmayacak sayıda yazarın, önceden duyuru yaparak genel anlamda “yazarlık atölyesi” başlığı altında, kimileyin belli koşullar aradıkları katılımcılarla kendi yöntemleri doğrultusunda, belirli sürelere dayalı, yer yer de yıllara yayılmış halde çalışmalar yaptıkları, bu türdeki etkinliklerin süreç içinde hele 2000’ler boyunca edebiyatımızda alabildiğine popüler hale geldiği biliniyor.

Atölye katılımcılarından kitap yayımlayanlar, atölyelerin katılımcılardaki işlevine dönük birer “çıktı” anlamında alınacaksa eğer, bunun yanında yazarların katıldığı atölye etkinliklerini topluca değerlendiren kayda değer bir çalışmaya rastladığımı söyleyemem doğrusu.

Hadi böyle bir çalışma yok; iyi de atölyeler açmış, bu amaçla çalışmalar yapmış yazarlar, kendi atölyelerinden kalkarak, gerçekleştirdikleri etkinliklerin edebiyatımızdaki yansımaları üzerine deneyimlerini dayanak yapıp da ulaştıkları kuramsal, eylemsel verileri paylaştıkları söylenebilir mi peki?  

Bir yanlış anlamaya kayılmasını istemem; atölyelerde yapılan çalışmalar konusunda kimi yazarların ayrıntılı yayın yaptığı biliniyor; bu yayınlar ortada. Ancak bunlar, söz konusu yazarların atölyede yaptıkları, uyguladıkları çalışmaların kuramsal açılımlarına yönelik yaklaşımlar, ele alışlar daha çok. Evet, atölyelerde yapılan çalışmaları biliyoruz bir ölçüde, bunları toplayan yayınlar da kuşkusuz yararlı, ama atölye sonrası, katılımcılar üzerinden ortaya çıkan somut verilerin ya da genelde bu yönde öne sürülebilecek çıktıların neler olduğu konusunda sağlıklı bilgi var mı elimizde?

Ne yazık ki yok.

Buna göre atölye açan yazarların, genel anlamda yaptıkları çalışmaların sonucunu dar bir açıdan kendi izlenimleriyle eşleyip bununla yetindikleri, ötesini merak etmedikleri gibisinden bir genellemeye gidilebilir mi, diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Nitekim yazarların atölye sonrası gerek kendilerinin gerekse arkadaşlarının atölyeleri üzerine yaptıkları bir değerlendirme okuduğumu da söyleyemem. Kuşkusuz vardır, yapılmıştır herhalde özbakışa dayalı bu tür ele alışlar, yaklaşımlar, ben görememiş, fark edememişimdir, diyeyim şimdilik.

Oysa bu tür çıktılar yani edebiyatımızda son yıllarda bir anda ülkenin hemen her yerine yayılan bu atölyeler ciddi ele alışla konu edilse, bu amaçla farklı görüş sahiplerinin de katılımıyla tartışmalar yaşanabilse ne iyi olurdu.

Bu çerçevede ben de dramayla sürdürdüğüm bir yaratıcı yazarlık atölyesi açmış, bu çalışmalarını birkaç yıl boyunca sürdürmüş yazar olarak yaptığım bu uygulamadan kalkarak kendi payıma kimi çıktılar üzerinde durmayı arzu ediyorum bu kısa yazıyla, gecikmeli de olsa.

Nitekim “Eskişehir’e Veda” yazımda, kendi atölyeme dönük satırlarım, konuyla ilgili genel bir giriş bağlamında alınabilir pekâlâ.

Ama konuya girmeden önce, on yıllardan bu yana çeşitli kentlerde, farklı kurumlarda, çeşitli yaş gruplarıyla atölyeler yaptığımı söyleyeyim ki bir eksiklik kalmasın. Diyeceğim yazarlık atölyesi, yaptığım atölyelerin son örneklerinden biriydi belki de. Yazıda konu aldığım atölyeler de bunlar oldu yalnızca.

İçinde yaşadığımız edebiyat dünyası bir “makro” evren halinde bizi içine çekip yutuyor. Oysa atölye, âdeta bir laboratuvar ortamı yarattığı için, ortaya koyduğu havuzla makro evrenin mikro örneğini sergiliyor bir bakıma, böylelikle sonuçta o büyük âlemde kavrayamadığımız kimi yansımaları algılama olanağı yakalıyoruz bu daraltılmış yapıda.

Elbette birebir örtüşür örnekler olduğunu söyleyecek değilim bunların. Ancak yaşanan olgu, bir tür canlandırma gibi de alınabilir. Dışarıda edebiyat âleminde olup biten, yaşanan ne varsa, bunların atölyelerdeki yansıması, sızıntıları, uzantıları da çok doğal kuşkusuz, yine de bunları birer gerekçe, kanıt vb. biçiminde sunmanın mutlak doğru sayılamayacağı unutulmamalı. Sonuçta bir genel yuvarlama bağlamında alınmalı bu, o kadar.

Bu mikroedebiyat ortamında salt merak dürtüsü ya da bunalım, iç sıkıntısı, arayış vb. türünde kaygılar sonucu iyileşmeye, mutluluğa dönük amaçla atölyeye katılanları dikkate almadığımı da belirteyim yazıda.

Kaldı ki bunların edebiyat dünyamızda örnekleri yok mu? Hem de çok.

Ben daha çok atölye amacına dönük ilerlemek istiyorum. Nedir atölye amacı? Yazar ya da yazar olmaya karar veren kişi, kendini geliştirmek amacıyla bu atölyeye katılmıştır, değil mi? Bu durumda katılımcının böyle bir amaçla atölyeye geldiğini baştan öngörmemiz gerekmez mi?

Bu kilit soruya yanıt verebilmek için bizzat atölye gerçekliği içinde yaşamış olmak, bu deneylemenin birebir gözlemciliğini yapmak zorunlu.

Kendi payıma atölyelerimde, bütün katılımcıların, kendi yazarlıklarını geliştirmek yönünde istekli, kararlı olduklarını gözlemlediğimi gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Ama bunun ardına şunu da eklerim hemen. Bu amaç, aynı şekilde bütün katılımcılarda, alanda öne çıkmak, kendini göstermek için gerekli görülen bir tür “çalışkanlık” gerekçesi olarak içsel bir kabul görebiliyor.

O zaman “amaç”, çok farklı bir yer değiştirme olgusuna sahne oluyor, başlangıçta katılımcı için yazarlığını geliştirmek, bundan mutluluk duymak amaçlanmışken süreç içinde bu örtükleşip neredeyse silikleşmiş bir hale bürünüyor, bunun yerine güncel değerlerle bağlantılı öne çıkmak, kendini göstermek duygusu yükselmeye koyuluyor yavaştan. 

Katılımcıların iyi niyetinden asla kuşku duymamakla birlikte yazarlık yolunda gelişim, iyileşme, süreç içinde bir yarış duygusunun köpürüp kişiyi ele geçirmesine dönüşebiliyor. Katılımcılar da amaçlarından bağımsız bu yarışın içinde bulmuş oluyor kendilerini.

Bu olgu, görece de olsa makroedebiyat, mikroedebiyat alanları arasında anakronik bir bağ kurmayı da getirebilir. Peki, şaşıracak mıyız buna?