SAYFA YAZISI; NİLÜFER AÇIKALIN’I SEVMENİN ANLAMI…

NİLÜFER AÇIKALIN’I SEVMENİN ANLAMI…

M.Sadık Aslankara
(05.02.2026 YAZISIDIR)

Yukarıdaki başlık, bugün yayımlanan “Kitaplar Adası”ndaki yazı başlığımın bir tür açılımı aslında.

“Nilüfer Açıkalın”ı Sevmek…” başlıklı yazım, şu tümceyle açılıyor:

“Nilüfer Açıkalın’ı seviyorum.”

Şu tümcelerle sona eriyor:

“Nilüfer Açıkalın’ı sevmek hikâyeyi ya da öyküyü sevmek anlamına geliyor.” “Nilüfer Açıkalın’ı çok seviyorum. 14 Şubat Dünya Öykü Gününüzü, Sevgililer Gününüzü bu duygularla kutluyorum.”

Cumhuriyet’te iki haftada bir yazdığımdan söz konusu yazıda 14 Şubat’ı bugünden kutlamak durumunda kalmam doğal, sonraki yazıya bıraksaydım bunu, çok gecikecektim o zaman. Sitemizde haftaya kutlayacağız elbette bu büyük günü.

Nilüfer Açıkalın’a, konumuza dönelim.

Bugün “Kitaplar Adası”na göz atanlar, ayırdına varacaklardır zaten, yazıda neler söylediğimi anlatmaya kalkmayacağım. Amacım bu yazıyla, daha çok Nilüfer Açıkalın’ı sevmenin anlamına dönük farklı bir açılım getirebilmek, böylelikle de anlamı çoğaltmak, o kadar.

Nilüfer, 1999’da başlayıp günümüze dek ara vermeksizin, âdeta soluksuz sürdürdüğü öykücülüğünde bugüne dek toplam on bir öykü kitabı yayımladı. Üstelik bunların neredeyse tümünü farklı yayınevleri aracılığıyla okura ulaştırdı. Aynı yayınevinden iki ya da üç kitap yayımladığı görülmedi değil ama genelde yayıncılar da farklı.

Nilüfer’in gerek öykü yazarlığındaki liyakati, bu alanda sergilediği kararlılık gerekse öykü kitaplarını yayımlama konusunda yansıttığı bağımsız ruhlu tutum; yazıyı işte bu iki açıya dayalı geliştireyim istiyorum.

Nilüfer Açıkalın sahnenin, perdenin, ekranın önemli adlarından biri. Ama bunun yanında hiç kuşku yok ki öykücülüğümüz içinde de önemli konuma sahip. Onun öykülerini öznel açıdan beğenip beğenmeme, öykülemini nesnel açıdan yeterli görüp görmeme gibi ölçütler önemli değil burada, bunun dışında bir yaklaşımla sürdüreceğim yazıyı.

Alanda şu ya da bu biçimde yer alan, yeri olduğu, olacağı düşünülen veya alana ilgi duyan hiç kimsenin reddedemeyeceği bir gerçeklik olarak şunların altını çizilebilir gönül rahatlığıyla:

  1. Nilüfer, bu çeyrek yüzyıl içinde öykü yazmayı, bunları yayımlamayı aralıksız sürdürmüştür,
  2. Nilüfer, yayıncıyı, yayıncının alandaki gücünü, etkinliğini değil yazma eyleminin kendisini, veriminin okurla buluşmasını önemsemiştir.

Bu iki değer, öyküleriyle öne çıksa da, görünür yüzünün ardında kalan, ayırdına gereğince varılamayan Nilüfer Açıkalın’ın yazınsal etik anlayışına, ahlaksal tutumuna değgin estet ruhunun üzerini aralayıp tartışılmasını gerektiren bir olguyu imliyor bizim için.

Oturup saymadım, kaç öyküsünü okurla buluşturduğunu, ancak “işinin arasında” değil, “bunu işi yaptığı” için öykü yazıp yayımlamanın bu alandaki bir göstereni âdeta Nilüfer Açıkalın.

Oysa alanda öykücü görünen ama bu işi yapmaktan uzak, öyküyle arasında görece hep uzaklık bulunan, diyelim başka bir alandan sanki kendisine bir an için gel gel yapılmışçasına alanı terk etmeye hazır, “mış gibi yapan” öyle çok insan var ki, bunların yanında Nilüfer, başlı başına ölçüt oluşturuyor diyebiliriz pekâlâ.

Şuracıkta, şu satırda birazcık durup hele düşünün derim, bunun ne denli önem taşıdığını.

Çünkü sanat, ancak kararlılıkla yapılır. Yaşanılabilecek bir hayatın pahasına bütünsellik içeren çabayla sürdürülür, alan, tür her ne olursa olsun. Ama ötekiler için sanat, hayata ilineksel anlamda tutturup yapıştırmak istediği yakıştırmadır kişinin, o kadar.

Başladığın ya da yaptığın sanatı, olanakların elverdiği halde eğer bütün yaşamın boyunca sürdürmüyorsan, o sanat seni nereye taşıyabilir ki a zavallı!

Nilüfer bize, işte bunu gösteriyor; bir sanatçının üzerine düşen işi yani yapması gerekeni!

Hayatlarından bir damla bile zaman ayırmamışken öyküyü kalkan yaparak alanda kendilerine yer kapmak için çabalayan sanat berduşları hep olacaktır elbet, ama yazar ya da okur konumuyla bu insanlara bir biçimde kibarca değer verip yer açmak, beylik söyleyişle bu sanata karşı gaflet değilse bile öykü ihaneti olacaktır hiç kuşkusuz.

Doğru tutum, öyküye hayatında yer açarak öykücülüğümüze tam zamanlı eklenmeye, öykü sanatının erden bir kalemi olmaya çalışmak, bunu yaparken de güncel hiçbir etkinin altında kalmamak, çeldiricilere, engelleyicilere kanmamak!

Öykü bizden bunu bekliyor.

Nitekim bunu başaran her yaştan, cinsten, kökenden, kültürden vb. azımsanmayacak yazar, kaleme getirdikleri öyküleriyle bu bayrağı her yere taşırken öykücülüğümüzün sınırlarını da alabildiğine genişletip yayıyor.

Bunların belki büyük bölümü merkez yayınevlerinde dosyalarına yer bulamıyor ancak çevre yayınevlerinde yer bulup yayımlanan öykü dosyalarının gitgide genişleyen bir dağar ortaya koyduğu da görülebiliyor bu arada.

Merkez yayınevlerinin çıkardığı öykü dosyalarının tamamı öykümüze eklenen, çevre yayınevlerinin çıkardıklarınınsa ancak bir bölümünün öykümüze eklenebilen kitaplar halinde hayata katıldığını öngörebiliriz. Ancak gerçeklik açısından olgu bugün yeniden gözlendiğinde aradaki farkın gitgide kapandığını, tüm çevre yayınevlerince yayımlanan, öykücülüğümüze eklendiği öngörülebilecek öykü kitabı sayısının merkez yayınevlerinin tamamının yayımladıklarını aşar boyuta ulaştığını sezdiriyor insana.

Bu satırları, sayısal verilere yaslanarak yazıyor değilim, okuduğum öykü kitaplarından kalkarak bu yargıya varıyorum.  Diyelim merkez yayınevlerinin yayımladığı öykücülüğümüze eklenebilecek kitap sayısı yüzde seksen, çevre yayınevlerinin yayımladığı öykücülüğümüze eklenebilecek kitap sayısı yüzde kırk oranında olsun. Ne ki tüm çevre yayınevlerinin yayımladığı öykücülüğümüze eklenebilecek kitap sayısı, bu durumda tüm merkez yayınevlerinin yayımladığı öykücülüğümüze eklenebilecek kitap sayısını aşar düzeye gelmiş bulunuyor.

Öykücülüğümüz açısından trajik bir sonuçtur bu, trajiktir çünkü kimi nitelikli öykü kaleminin merkez yayınevlerince görülemediğini ortaya koyar.

Bir kez de şuracıkta söylemiş olayım; Nilüfer Açıkalın’ı seviyorum!