SAYFA YAZISI; ÖLÜMDEN SONRA OKUNMAK…

ÖLÜMDEN SONRA OKUNMAK…

M.Sadık Aslankara
(25.12.2025 YAZISIDIR)

“Ölümden Sonra Okunmak” neymiş, hangimiz, hangi yazar bilebilir ölümden sonra okunacağını?

Bu başlığın yanında bununla örtüşen bir başlık daha var: “Ölümden Sonra da Okunmak.” Hadi bakalım, ne diyeceğiz?

Görece belki ama yine de bu başlıklar bizi farklı anlam dağarlarına taşımıyor mu bir ölçüde?

Ben, yazımda ikincisini değil başlığa çıkardığım ilkini kullanmayı yeğledim. Neden?

İkinci başlıkta yer alan, “da” eki, yazarın yaşarken okunurluğunu vurgulayıp sonrasında ölüme geçiyor. Oysa ilk başlıkta bir yazarın, yaşamını sürdürürken okunmasa da ölümden sonra okunurluk kazanabileceğini vurguluyor özellikle. Böylelikle okunurluğa yönelmenin, ölüme inat bunun üzerinde durmanın, asıl gerçeklik olduğunun altı çiziliyor, bu geçiştirilmediği gibi bunun önemine değgin vurgu öne çıkarılıyor. Bunu de ekleyelim.  

İyi de ölümden sonra okunmayı düşlemeyen bir yazar var mıdır şu dünyada? Ne ki bu soru, yazarın artık bunu göremeyeceği bir zaman dilimini kastediyor aynı zamanda; ölümü. Sözgelimi her yazar, yaşarken olduğu gibi öldükten sonra da okunmayı ister elbet, ister de yaşarken okunduğunu görmeyi arzu etmez mi hep? Buna yatkın bir ruh taşımaz mı insanoğlu dediğimiz mahluk?

Belki kimi yazarlar, özellikle yaşarken okunmayı daha çok ister, bilemem, öldükten sonrası için bunun kendisini artık ilgilendirmeyeceğini bile dile getirebilir pekâlâ. Karışabilir miyiz bu düşünceye? Hayır.

Oysa yazı başlığından kalkarak söylersek, burada yazarın yeğleyişi pek ağırlık taşımıyor, etki okurdan yana geçiyor çünkü. Gerçekten okur, “etkinlik” açısından yazardan bağımsız ağırlığa sahiptir artık. Bu nedenle farklı kuşaklardan pek çok okurun söz konusu yazarda buluşması olgusuna yazarın okunuşu, hemen her kuşaktan bireylerce sürdürülmesi, süreğen kılınması türünde bir zorlayıcılık içerdiği halde kuşaklar arası okur varlığının bu bağlamda kendiliğinden örgütlenmesi gözüyle bile bakılabilir.  

Ne ki bu durum, bir yazarın öldükten sonra da aranır oluşu gibisinden daha başka bir gerçekliğin önüne çıkarıyor bizi.

O zaman o yazarın hayatta olmadığına inanılabilir mi? Buna inanmak güçleşmiyor, yanı sıra olanaksızlaşıyor da. Çünkü ölmüş yazarın yaşadığı, herkesin neredeyse gözüne sokuluyor.

Konuyu getirmek istediğim yer de bu nokta. Ne demek istiyorum? Artık yaşamayan bir yazarın hâlâ okunuyor olması, onun aynı zamanda yaşadığını da gösteriyor bize apaçık biçimde.

Dünya yazınından da bizden de buna örnek oluşturan pek çok yazar adı sıralayabiliriz. Yüzyıllardır yaşayan yazarlar yok mu, hatta binlerce yıl geriye gidildiğinde bile adlarını bildiğimiz, fiziksel değilse de tinsel varlığını hâlâ koruyup sürdüren?

Bilimcilerin insanlığa armağan ettiği kimi buluşlar anbean yaşanabilir, felsefeciler de ortaya koydukları düşüncelerle, dünyaya bakışları, algılayışlarıyla bizi derinden etkileyebilir, ama bir şairin nice sonra okunabilmesi, bir yazarın hikâyesinin, romanının, oyununun hâlâ aranıp okunması, bilimci, felsefeci örneklerinden çok daha farklı.

Sözgelimi her gün evlerimizde elektrik kullanıyoruz, ama hiçbirimiz Edison’u çoğu zaman aklımıza bile getirmiyoruz, oysa Yunus’u, Pir Sultan’ı, Karacaoğlan’ı diyelim bir iki hafta, üç beş ay anmasak da günün birinde birden adını da sevgiyle, rahmetle yad edip anmıyor muyuz?

O zaman bu şairlerimizin ölmüş olduğuna kim inanır Tanrı aşkına?

Buna benzer daha pek çok örnekten söz edilerek konu geliştirilebilir.

Kendi payıma, yılın bu son yazısında ben, kendime getireceğim sözü. Sanki ölmüşüm de, ölüm sonrasını da görebiliyormuşum gibi bir sabuklamayla ölümden sonra birilerinin kitaplarımı okuduğunu görür gibi oldum âdeta, şaşırdım tabii, çok şaşırdım.

Durum baştan anlatayım.

İlk yazılarım on altılarımda, on yedilerimde yayımlanmıştır ama ilk kitaplarımın yayımlanışı görece daha geç tarihlere kalmıştır, yayına hazır nice dosyama karşın.

Bunlar arasında yayımlanan ilk romanlarım, görece ancak sahaflarda çıkabilir karşımıza. Nitekim öyle de olmuş. “Kitaplardan Anlamayan Adam” başlığıyla kendi sitesinde arka arkaya pek çok kitaba yer açan yazar Utku Yıldırım, günün birinde sahafta benim yayımlanan ilk romanıma da rastlayıp okuyor, okumakla kalmayıp sitesinde bu romanım üzerine bir yazı da kaleme getirip didikliyor kitabı.

Romanımın yayımlanışı üzerinden neredeyse kırk yıl geçmiş, bu süre içinde ben ölmüş de olabilirdim.

Ölmüşüm, yaşamıyorum diyelim, ama Utku Yıldırım’ın bir sahafta karşısına çıkıyor romanım, tutup satın alıyor, oturup okuyor o ölmüş yazarın, sonra da oturup bunun üzerine yazıyor.

İşte bir yılı daha geride bırakıyoruz, ölmüş oluyor geçen bu 2025 yılı artık bir de böyle düşünün. Doğa da ölmüyor mu?

Bütün bu ölümler geçici ama, yeniden yeniden fışkırıyor hayat bir yerlerden, işte yeni yıl giriyor, birkaç aya kalmaz, güneş, hava, toprak, su yeni bir yaratıcılık eşliğinde doğurganlığını gösterir o cömert yüzüyle yine.

Ben de geçmişte sahaflardan çok ölmüş yazar kaldırıp canlandırdım. Öylesine gizemli bir serüven ölmüşlerle, hele ölü yazarlarla kol kola girmek.

Sahaflar, edebiyat aşkımızı alevlendiren birer ölü yazarlar müzesi. Yeni yılda da birer taş fırın ekmeği gibi kitaplarla ruhumuzu doyuracak her biri.