ONUNCU YIL MERHABA, HOŞÇA KAL!
M.Sadık Aslankara
(12.02.2026 YAZISIDIR)
İmzalı ilk öykülerim, yazılarım 1965’te yayımlandı. Altmış yıl doldu. Profesyonel tiyatrodaki başlangıç yılım da 1968; eh o da altmış yıla vardı sayılır.
Eskiden tekne kazıntısı sanatım diyerek söz ederdim belgesel sinemadan. 1976’da televizyonla başlayan ilişkilerimin yeni bir aşamaya geçişiyle 1983’te görüp deneyleyerek, etkilenerek yetişip pişmeye koyulduğum sanat olmuştu bu. Yine de ilk bağımsız belgeselimi, Okan Çançin’le 1994’te yaptığımı düşünürsek o bile otuz yılını doldurmuş.
Farklı alanların dergilerinde sürekli yazmam da yeni değil.
İlk profesyonel edebiyat dergisi ilişkimi 1973’te Yansıma’yla yaşadım. Ancak bugüne dek hiçbir derginin, yayınevinin mutfağına girmedim; evet, çok yakınında oldum ama nedense mutfağına hiç bulaşmadım. Aşağıdaki tek örnek, yaşamımın sıcak, ilginç anılarından biridir. Oysa tiyatroda durum farklıydı; yapmadığım iş kalmadı çünkü, öteki tiyatrocu ustalarımızın tümünde de gözlediğimiz üzere.
O tek örneği anlatmazsam eksik kalır; Ahmet Mithat üstadımızın izinde, onun gibi gazete bile basabilecek düzeyde değil elbette ama benim de kıyısından hiç değilse bir tırnakçık “dizgi” deneyimim olduğunu söyleyeyim.
1965-66 yıllarında Denizli’de bir yerel gazetede kısa dönem muhabirlik yapmış, bu arada dizgiden baskıya gazetenin mutfağına da enikonu bulaşmıştım. O yıllar yazılar, her harf kendi kutusundan çıkarılıp tek tek dizildiğinden, ben de salt meraktan, hurufat kasası önünde elimde kumpas bir küçük haberi dizdiğimi unutmadım. Kalıpların çözülüşü de aynı şekilde sözcükler tersten okunarak yapılır, harflerin her biri kutularına atılırdı. Mürettipler, bu işi ezbere yapar, ama kimileyin harfler yanlış kutulara gidebilirdi. Bu nedenle dizgide de doğru harf yerine yanlış harf seçilmiş olurdu tabii. Tashih de buna benzer yöntemle yapılır, yanlış harf cımbızlanarak tek tek çıkarılır, doğrusu yerleştirilip tamamlanırdı, bu konuya da el atmıştım, sevimli çocukluk yaramazlığı.
İşte bu süreçte 1967’de Denizli’de Özkan Fidan’ın öncülüğünde yayımlanmaya başlayan bir kültür sanat dergisi vardı: Ulusça Uyanış. Dergi ilk üç-dört sayısını Denizli’de çıkarmış ama sonrasında büyük sıkıntıya düşmüştü. Bu sırada ben de lisedeki kaydımı İzmir’e aldırmıştım. Babamın, ileriye dönük destek için bankada adıma açtırdığı hesapta biriken parayı, on sekizi doldurmayı fırsat bilip çekmiş elime geçen parayla derginin iki sayısını İzmir’de bir matbaada basımını üstlenmiştim. Yine de derginin mutfağına girmemiştim ama.
Şimdiki son yayıncılığım bağlamında sitemizin mutfağına da hiç mi hiç girmeyişim gibi.
İşte basılı yayıncılıkla onca ilişkim sonrası terütaze sanal yayıncılığım bile onuncu yılına vardı. On yıl gibi bir sürenin yayıncılıkta esamisi okunmasa da bunu herhangi insanın yaşamına vurduğunuzda iş değişiyor. Kim olursa olsun on yıl gibi bir zaman dilimi herkes için çok önemli ölçüt çünkü.
Tiyatro sanatı sahne üzeri, önü, arkası, salonu, işletmesi pek çok karmaşık ilişki ağını kullanmayı gerektirir, bu nedenle tiyatrocu, sahnesini ancak bu ilişkilerdeki deneyimiyle ayakta tutup sürdürebilirdi. Belki ben bir zorunlulukla kendiliğinden bu ilişkiler ağı içine dalmak durumunda kalmıştım ama edebiyat dünyasında, ergen yıllarımdaki çocukça deneyleme arzusu dışında hiçbir derginin, yayınevinin mutfağına ilgi duymadım. Ne ki yaratıcı yanıyla editöryal çalışmalar, hep ilgimi çekti. Ama bunu yapmak için de hiçbir zaman herhangi girişimim olmadı.
Gelelim şu anki e-yayınımıza. Sitemiz bir tür haftalık e-dergi kuşkusuz.
Bu on yıl boyunca büyük bölümü okurlardan oluşan binlerce insanın sitemizi ziyaret ettiği, farklı dallarda yüzlerce yayına ulaştığı bir e-dergi, sanal, çevrimiçi yayın. Yayıncılığın tarihsel süreç içinde nerelerden çıkıp bugünlere yerleştiğini, ileride kimbilir nerelere sıçrayacağını gösteriyor aynı zamanda bu.
Basılı yayında sürekli yazarları arasında yer aldığım hiçbir derginin, kitaplarımı yayımlayan yayınevlerinden herhangi birinin mutfağına hiç bulaşmadığım gibi sanal yayıncılığımıza da burnumu sokmadım doğrusu. Nitekim doğrudan sorumluluğunu taşıdığım sitemizde yayın mutfağına girmedim. En baştan buna karar vermiştim zaten, tıpkı öteki dergilerle ilişkilerimdekine benzer biçimde.
Yayın Yönetmenimiz Rukiye Sevindi’yi on bir yıl önce tanıdım. Oturduk, ilkin, bir yıl boyunca aralıklarla yaptığımız toplantılarda hem kişisel niteliklerimizle birbirimizi sınayıp yokladık hem de bu arada yapacaklarımızı tartıştık, sonra da hangi işleri nasıl bir biçimle, düzenle somutlayıp yayına alabileceğimizi sıraladık, derken bütün bu tasarıları gerçekleştirmek üzere adım adım işe koyulduk, düğmeye bastık.
Diyeceğim, sitemiz on yıllık bir geçmişe dayansa da Rukiye’yle bu sitenin hazırlığına on bir yıl önce başladığımızı anımsatmamda yarar var. Bu olgu, süreci doğru okumak için de gerekiyor.
Rukiye, ortak çalışmamızda bana katkı sağlamakla kalmadı, yoğunluğum nedeniyle arada işler sıkışıp da bunun yılgınlığını yaşadığımda, karşımıza çıkan çeşitli güçlüklerde, okurla kurulan bağların düzgün işleyişinde, sitemizin görünmeyen veri işlemlerinde, elbette sitenin rayına oturmasında hep destek oldu. Sonuçta bu on yıllık yayının sağlıklı biçimde bugünlere gelmesinde, sizlere ulaşmasında çok büyük rol üstlendi. Eğer o olmasaydı, ciddi bir yayın politikası kurmasaydı aksamasız, hasarsız, bugünlere gelemezdik herhalde.
Bu yüzden bu son “Sayfa Yazısı”nda ona teşekkür etmem, onun sitemize, bana verdiği katkıların altını çizmem gerekiyor.
Sitemize verdiğin değerli katkılar için teşekkürler Sevgili Rukiye Sevindi.
Evet, haftalık e-dergi yayınımız artık sona eriyor, ama sitemiz, bir arşiv kaynağı anlamında açık kalacak daha uzun süre. Açık kaldığı süre boyunca sanat yaşamımda ortaya çıkabilecek kimi gelişmeleri, bilişsel veri değişikliklerini işlemeyi hedefliyoruz, ayrıca yeni kitaplarım ya da çalışmalarım gibi haberleri de paylaşacağız elbet, önümüzdeki yayın evresinde süreç bu şekilde ilerleyecek yani.
Okumakta olduğunuz son “Sayfa Yazısı” ama bir “son” yazıya kadar, önümüzdeki haftalarda “veda” bağlamında geçmiş sanatsal yaşamımla, tutumum, davranışlarım, duygularımla ya da özlemlerimle, tasarılarım, tutkularımla ilgili yazılarım sürecek yine. Bunların yer yer öznellik taşıyacağını söylemek, bilicilik sayılamaz, elbette böyle olacaktır, bu da doğal bir sonuç kuşkusuz.
Sözünü ettiğim bu yazılar ne zaman biter, kesin tarih veremiyorum, ancak “son” diyerek kaleme aldığım yazının ardından artık sitemizde güncel nitelikte bir yazı yazmayacağımın da bilinmesini isterim.
Sitemizde daha önce söz verip de tamamlayamadığım, bu nedenle eksikliğini duyduğum kimi işler ya da etkinlikler için de sonraki yazılarımda bunlara değgin açıklamalarım olacak.
Görüşmeye devam edeceğiz elbette.
Ama şimdilik “Sayfa Yazısı”yla hoşça kalın demem gerekiyor sizlere.
Evet, Onuncu Yıl merhaba, hoşça kal!