SAYFA YAZISI; ÖYKÜ PATLAMASINDAKİ ROLÜYLE ‘1928’..

ÖYKÜ PATLAMASINDAKİ ROLÜYLE “1928”…

M.Sadık Aslankara
(13.11.2025 YAZISIDIR)

Atatürk’ün, “Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür,” savsözü, son birkaç haftadan bu yana kaleme getirdiklerimin özeti bağlamında alınabilir. Böylesi kabul, bir bakıma bizi şöyle bir yargının önüne getirip bunu pekiştirmenin de önünü açabilir sanıyorum:

Artık nakli hikâye dönemi bitmiş, akli hikâye kurmanın önü açılmıştır. Öyle ya cumhuriyet, değil mi ki kavramsal açıdan bir “kültür” temeli üzerine kurulup yapılandırılmıştır, o halde kurucu, yapıcı konumda olan da artık bireyin ta kendisidir.

Birey, elbette kendisine dek gelen bütün geleneksel anlatıların tümünden yararlanacaktır ancak kendi özgür usunun kurduğu hikâye etme sanatını kılavuz alarak bunu yapılandırıp ayağa kaldıracak, sonrasında artık bu yolda ilerlemeyi sürdürecektir.

“Nakli”-“akli” hikâyenin ayrımını keskin bir çizgi halinde şöyle ortaya koyabiliriz. Okuryazarlığın neredeyse yok ölçüsünde yaşandığı bir evrede Osmanlı’da hikâye etme, tahkiye sanatı, insanların bunları naklederek yani ancak anlatarak, dinleyerek, paylaşarak birbirine öğretmesi, birbirinden öğrenmesiyle gerçekleşiyordu.

Sonuçta okuryazar olmayanlar, mitsel, dinsel menkıbeler, esatirler vb. anlatılar arasında âdeta dolap beygiri benzeri hep aynı anlatılar, birbirinden üretilmiş, birbirinin kopyası hikâyeler arasında dolaşıyordu yalnızca. Belki kimi meddah hikâyeleri ya da nakledilenlerin üzerine eklenen farklı biçimler, yaratıcı değişiklikler yoluyla görece yeni bir anlatıyla karşılaşıyordu, o kadar.

Bu çerçevede üstat Ahmet Mithat’la başlayan akli hikâyenin, yalnızca Osmanlı okuryazarları arasında yaygınlaşabildiğini söylemek bir kehanet olmasa gerek artık. Cumhuriyetten önce de elbette tehlikeyi göze almış okuyup yazan, konuşup tartışan kadın erkek kahramanlar vardı kuşkusuz, başlarına açılabilecek her tür belaya karşı buna meydan okuyabilecek güçte, kararlılıkta.

Şu da var: Osmanlı’da hikâye kitapları sayısının zaten anmaya değmeyecek kertede az olduğu, ayrıca bunların ancak mesnevilerle sınırlı kaldığı hiçbir zaman unutulmamalı.

Öte yandan şu gerçekliğin de göz ardı edilmemesi gerekiyor. Uygar her toplum için, okuyanlar kadar yazanların da sayıca azımsanmayacak düzeylerde gezinmesi bir ölçüt elbet. Yazan toplum olmak, yazanlar arasında yer almak her birey için önem taşıyor.

Nitekim cumhuriyet bu büyük aydınlanma devrimiyle gerçekten de kısa süre içinde toplumu yazanlar toplumuna dönüştürmeyi başardı. Bu sürece dönük bunun olgusal gerçeklik bağlamında nasıl yaşandığı üzerinde önceki haftalarda yeterince durduk. Bu doğrultuda 1928 Harf Devrimiyle Cumhuriyetin öğretmen, yol, Halkevi, TDK vb. yapı temellerini dayanak yaparak bunlar aracılığıyla oluşturduğu yaygın kültürel damarlar ağını anımsamak bunun için yeterli.

Nitelikçe, düzeyce durumuna bakılmaksızın kaleme getirilenlerin aynı zamanda sözel bir belge haline dönüşeceği, kişilerin zaten başlangıç aşamasında kendilerini odağa alarak kendi hikâyelerini kurmaya girişecekleri öngörülebilir.

Çünkü birey artık özgürdür. Kaldı ki yazma eyleminin de özgürlük çatısı altında kendisini ortaya koyup gerçekleşebildiği asla unutulmamalı bu arada. O halde kendi hikâyesinin peşine düşüp bunu eli yüzü düzgün biçimde, derli toplu yazmaya girişenler, yanı sıra kaleme aldıkları hikâyeleri paylaşmaya yönelenler, bu edimlerini cumhuriyete borçlu oldukları da unutmamalı ama.

Cumhuriyet, suskunları uyandırdı, haykıranlara reva görülen zulmü ortadan kaldırdı, kulluğun basıncından kurtulan yurttaş, böylece bu tür edimlerin, kişinin doğal hakkı bağlamında alındığını gördü, kendi varlığının önemini kavradı, zaten giderek tüm özgürlükler kurumsallaştırıldı, hep birlikte öyküsü olan bir topluma dönüştük.

Ne var ki 1923’te Cumhuriyet kurulur kurulmaz akli hikâye yaşamımıza girip yaygınlaşmış, toplumsal yaşamda kültürel açıdan tüm toplum bireylerinin kendi kılcal damarlarına yayılmış değildi elbette henüz. Ama yine de günümüz Türk öykücülüğünü, salt yazar-okur ilişkisi olmaktan çıkarıp bunu toplumsal bir işlev temelinde yeniden yapılandırma olanağının önünü açan 1 Kasım 1928 Harf Devrimiydi, bunu hiçbir zaman akıldan çıkarmayalım.

Bu büyük devrim sayesindedir ki, gerçekleştiricisi Atatürk’le dev kadrosunun, insanımızda, birey yurttaş konumuyla kendilerine dönük öznel-özel hikâyelerine kavuşmanın önünü açtığını da düşünürüm. Toplumda öykünün hayat öpücüğü, cumhuriyetle yaşanmaya koyulduysa eğer öykümüzde asıl büyük patlamanın da cumhuriyetle ortaya çıkacağını kestirmek güç olmasa gerek, bu nedenle ona ayrıca öykücülüğümüz adına da teşekkür borçlu olduğumuz kestirilebilir.

Akli hikâye işte tam bu aşamada 1928 sonrasında başladı. Nitekim her yıl bir yandan bildik yazarlar yeni öyküleriyle alanı beslerken beri yandan ilk kitaplarından taşan taze kanla alana katılan yeni kalemlerimiz de bu bağlamda öykücülüğümüzün gelişiminde büyük bir katılımın önünü açmaya koyuldu Üstelik her yıl, var olan yüzlerce öykücümüze bir bu kadar genç katılır oldu ilk kitaplarıyla.

Bunu da cumhuriyet devrimlerinin bir çıktısı bağlamında alabiliriz pekâlâ. Öykü sanatına karşı gösterilen ilgi, hiç kuşkusuz insanların anlatacak hikâyeleri olmasından kaynaklandı hep. Sıradan yaşanan bir olguymuş gibi alınmamalı bu. Çünkü 1 Kasım 1928 Harf Devrimiyle eksiksiz bir okuma yazma seferberliği yaşanmakla kalmadı, kendi hikâyelerini yazması, paylaşması için de cumhuriyet bu yurttaşlara kılavuzluk yaptı bir bakıma. Sonuçta yüreklendirdi onları.

Günümüzde artık bir öykücü ordumuz var gerçekten. 1928 sonrası bir patlamaydı yaşanan, bugün de büyük bir patlama yaşanıyor. Öykücülüğümüzle günümüz öykücülüğü arasındaki paradoksal ilişkiyle sürdüreceğim bu yazıyı.