ÖYKÜMÜZDE DÜN, BUGÜN, YARIN…
M.Sadık Aslankara
(20.11.2025 YAZISIDIR)
“Öykücülüğümüzle günümüz öykücülüğü arasındaki paradoksal ilişkiyle sürdüreceğim bu yazıyı,” diyerek noktalamıştım geçen hafta “Sayfa Yazısı”nı.
İki kavramsal açılıma dayalı yaklaşımla bu bağlamdaki konuyu 1-3 Kasım tarihleri arasında Beyoğlu Belediyesinin katkılarıyla yapılan Tomris Uyar Öykü Günleri içinde, Özcan Karabulut’la Hürriyet Yaşar’ın da katılımıyla gerçekleştirdiğimiz “Günümüz Öykücülüğü” başlıklı söyleşiden kalkarak kurduğumu, aşağıda okuyacağınız yazıyı bu etkinlikteki konuşmamın ışığından hareketle ördüğümü söyleyebilirim gönül rahatlığıyla.
Doğaçtan sürdürdüğüm konuşmamda konuya, öykü günlerine de adını veren Tomris Uyar’ımızla girmek gereği duydum…
“Günümüz Öykücülüğü” göreli bir söylem. Tomris Uyar’ın ilk öykü demeti İpek ve Bakır’ın (1971) yayımlandığı dönemde günümüz öykücülülüğü denildiğinde yuvarlamayla elli yıl öncesi yani 1970’ler, daha açık deyişle salt o günler göz önüne alınabilirdi ancak. O dönemi anımsayacak olursak, Bilgi Yayınevinin Ankara’da başlattığı öykü yayını büyük bir yankı, dalga yaratmıştı. Müthiş bir öykü fırtınası söz konusuydu.
Bugün bizim kendimize ayırıp üzerinde konuşacağımız dönem, onlar için o günlerde ancak “yarın” başlığı altında konuşulabilecek bir olgu halinde alınabilirdi olsa olsa. Nitekim Tomris’in de ilk öykü kitabını yayımladığı o günlerde Bilgi’de arka arkaya öykü kitapları çıkan yazarlardan Tomris hayatta değil tamam ama onun ardı sıra, ne Füruzan kaldı, ne Tahsin Yücel, Selim İleri. Anımsadığım denli Bilgi’nin öyküyü büyüttüğü o günlerinden, birlikte öykü kitaplarını yayımladığı Adnan Özyalçıner, Nazlı Eray, Ayşe Kilimci kaldı yalnız, o kadar.
Öte yandan dönemin adı önde geçen dergilerinden Yansıma’nın “Günümüz Türk Hikâyesi” (1972) özel sayısı düzenlemiş olması da zaten bu ilginçliği perçinlemeye yetiyor.
Nitekim biz bu tarihten önce de zaten yine bu tür bir başlıkla ya da bununla örtüşen buna denk farklı başlıklarla daha başka dergilerde de hep karşılaştık, “günümüz öykücülüğü” terimiyle altı çizilen. Seçilmiş Hikâyeler Dergisi, Varlık, Yeditepe, Türk Dili vb. dergiler, başka yayınlar anımsanabilir.
Demek ki biz, görece günümüz öykücülüğü gibi bir başlık altında konuşmaya kalkıyorsak eğer aslında o zaman elli yıl önceki öykücülüğümüze göre “yarının”, elli yıl sonraki öykücülüğümüze göreyse “geçmişin” öykücülüğü bağlamında bunun ele alınacağından kaçınılamayacaktır.
O halde olguya dönük çözümlemeye girişildiğinde, buna bütün-parça-bütün arasında ortaya çıkabilecek bir diyalektik ilişki açısından bakmak zorunlu hale gelecek demektir.
Bu, elbette beylik bir yaklaşım olarak alınabilir; çünkü süreçsel akış, kendisi bir bütün olarak alınsa da her an arkasında bir geçmiş bırakarak ilerler; aynı yaklaşımla bir sonraki adımda karşısına çıkacak geleceğe yönelik adım atacaktır aynı zamanda. Buna bir diyalektik zincirleme olgusu olarak yaklaşmak, bununla örtüşür biçiminde bunu görmek, konuyu çözümlemenin anahtarı gibi de alınabilir pekâlâ.
Yazılarımda pek çok kez vurguladığım, sanatçıların aynı anda hem mikroskobik hem de teleskopik bakışa sahip olması gerektiği gerçeğini de yine bu temelde bir kez daha anımsatmak isterim.
Biz, salt “bugün”ü yaşayan, şu en genel hayatta, bir topluiğne ucu kadar bile hükmü olmayan zavallı insan varlık, canlılar âleminin hem geçmişe dönük hem de gelecekle ilgili düşler kurabilen, düşünceler üretebilen özelliği nedeniyle yalnız günümüz öykücülüğünün özneleri olabiliyoruz ne yazık ki.
Geçmişi de masallasak, geleceği de ütopyalasak kendi zamanımızın, mahallemizin kedileriyiz yine de. Yarınkiler de bizi masallayacak öykülerinde. Onlar için hiç de gerçekliği olmayan birer “masal” hikâyesi olarak kalacağız, bu kadar. Öyleyse bu gövdedeyiz kendi yakıştırmalarımızla ama yine de ilginçtir, bütün içinde yaşıyoruz.
Bunu somut biçimde anmak bağlamında şöyle de dillendirebiliriz: Bütün olan görülüp kavranılmadan yani dikkate alınmadan parça göz önüne alınarak, onun bakışı, yaklaşımı açısından konu işlenemez. Kaldı ki söz konusu bütün ya da bütünsellik de zaten dün-bugün-yarın kavramları başlıklar halinde bulundukları yerde bırakılarak yani salt bu durdukları yere göre, buna dayalı bakışla da alınamaz.
Sözgelimi Tomris Uyar, 1970’lerde, “gelecekte öykücülüğümüz” gibisinden bir başlık altında konuşsa, bugünkü öykücülüğümüzü mü hayal ederek konuşurdu? Tomris Uyar’dan kalkarak ya da onun adına karar vererek ne böylesi bir öngörüde bulunulabilir ne de herhangi yargı getirilebilir.
Kesinleyebileceğimiz tek doğru şu olabilirdi herhalde: 1970’lerde, günümüz öykücülüğü o günlerin öykücülüğüydü, bugün bizim günümüz öykücülüğü bağlamında aldığımız da bugünkü öykücülüğümüz. Salkım saçak da olsa, alabildiğine birbirine dolanmış durumda da görünse yaşayanları bağlayacak tek gerçeklik sonuçta bu görünüyor.
İşte paradoksal olan da tam burada karşımıza çıkıyor. Gerçekten biz, yan yana dursak, hatta zamanı birbirimizin sırtından aşırtsak da sonuçta birbirinden türeyen zaman bağlamında hem aynı zamana yayılı bu bir dizi insan birlikteliği halinde hem aynı zaman diliminde hem de farklı zaman dilimlerinde yaşıyoruz.
Yazı boyunca anlatmaya çalıştığım, aşılması güç şöyle bir duvarla karşı karşıyayız: Öykücülüğümüz bütün halinde tek bir gövde biçiminde değildir ama aynı zamanda birbirinin devamıdır da. O halde öykücülüğümüzden yola çıkarak günümüz öykücülüğüne varabiliriz pekâlâ, bizim zamanımızdır çünkü, ama yaşayadurduğumuz halde günümüz öykücülüğünden kalkıp öykücülüğümüze geçemeyebiliriz yine de. Paradoks da işte tam bu noktada ortaya çıkıyor.