SAYFA YAZISI; ŞAİRİN İKİLEMİ; HİKÂYE Mİ, ÖYKÜ MÜ…

ŞAİRİN İKİLEMİ; HİKÂYE Mİ, ÖYKÜ MÜ…

M.Sadık Aslankara
(15.01.2026 YAZISI)

Hiç kuşku yok, herhangi şair, hikâyeye değil öyküye daha yakın durduğunu, zaten şiir sanatının da öyküyle doğrudan bağları bulunduğunu düşünebilir, dolayısıyla öykünün kendi şiir anlayışıyla daha içli-dışlı bir ilişki sürdürdüğünü kestirebilir pekâlâ, doğaldır bu.

Ancak bugünden geçmişe dönerek baktığımızda Sait Faik-Sabahattin Ali ikilisinin, modern öykümüzün kuruluşunda Ahmet Mithat’tan Ömer Seyfettin’e uzanan tahkiyeye dayalı o çok eski geleneksel çizginin uzantısı halinde bir yaklaşımla başlangıçta hep hikâye kaleme aldıklarını biliyoruz.

Andığımız ikili, şair aynı zamanda, bir de bu yanıyla düşünün.

Demek ki Sait’le Sabahattin, şiirde ne kadar anlatmaktan uzak durmaya çalışsa da sıra öykülemeye geldiğinde, hep anlatımcı bir hikâye anlayışına yaslanma gereği duyuyor, bu anlayışın ardılı konumuyla yola koyuluyor.

Neden peki? Çünkü anlamı kurmak, bilinmesi istenen durumun / olgunun  / ilişkinin keşfedilmesi için gerekli bu. Bu doğrultuda, anlatılan neyse okurun kurabilmesi, keşfedebilmesi için böyle bir noktadan yola cıkmayı öngörüyorlar.

Okunan anlaşılmak zorundaydı o halde başta anlaşılmayacak veya okurun bunu anlamasını zorlaştıracak bir metnin en azından cumhuriyetin bu başlangıç aşamasında âdeta lüks sayılabileceği ortada. Yazara eşlik edebilecek, okuduğu metni yaratıp bunu yeniden yorumlayacak alımlama gücü anca çok sonraları yaygınlaşacaktır.

Gerçekten de okura, bir yaratıcı anlamında rol verilmesi aşamasına, ikinci bir yazar olarak okurun işlevli kılınmasına çok vardı daha bu hesapla.

Kaldı ki henüz yazınsal terim anlamında hikâye-öykü ayrışmasına dönük bir tartışma da yaşanmış değildi bu arada. Tartışılan hep anlatının kendisiydi. Elbet şairlerimiz, başka dillerde şiirin de öykünün de farklı dönemlerde kabuk değiştirdiğini görüp izliyor, ileride yaşanabilecek olası biçemsel değişimleri kestirip kendi verimlerine dönük öngörüler geliştirebiliyordu.

Ama bizim, âdeta emir-komuta ilişkisi çerçevesinde ancak vazedileni kabul etmeye hazır, sonuçta salt açık anlama tutunan, böylelikle bir biçimde durağanlaştırılmış anlağa sahip genel okur düzeyimiz, üstelik yüzyıl önceki harf devrimi de göz önünde tutulduğunda, beklenen katkıya bu koşullarda okurdan yanıt alınamayacağı görmezden gelinebilir mi?

Yüzyıl önce 1920 sonlarıyla 1930’larda öyküde yaşanan büyük yükselişte, okuryazarlık oranlarının da hedeflenen, beklenen düzeye henüz gelmediğini unutmayalım.

Şairin öyküye / hikâyeye dönük yaşadığı çatışmanın bir yönünü bu bağlamda alabiliriz. Evet işin bir yanı bu belki ama bir yanı daha var ki bunu da şairin şiiriyle, kendisi için bir tür “el” bağlamında alabileceği öykü arasında taraf tutmasına bağlayabiliriz. Çünkü şair, şiirini çok özel bir yere koyarken öyküsünü, yazınsam tür olarak daha aşağıda görebilir, hatta bu nedenle öykünün belki de salt anlatılanla sınırlı kalması gerektiğini düşünmesi de olası. Sonuçta öykünün şiir benzeri bir yüksekliğe, düzeye ulaşamayacağı gibisinden hurafe de üretmiş olabilir içinde.

Bunun tersi de geçerli. Çünkü öykü yazmayı sürdüren şair, bu arada öykünün şiire benzeyen bir yapı taşıdığını git git kavrayacak, ama diyelim roman yazımında matematiğin kolayca uygulanabilirliğini gözlerken öykü için bunun yeterli gelmeyeceğini de anlayacaktır. Böylelikle şair, şiirleri yanında öykü yazımına girişir de bu alanda verimini sürdürürse, kendi alanı olan şiir kadar öykü sanatının da farklı temelde kendisinden bu yönde çaba beklediğini, istediğini kavrayacaktır herhalde.

Kaldı ki bu gerçeklikle nasılsa karşılaşacaktır şair, çünkü öyküye başladığı dönem boyunca bu alanda sürdürdüğü çalışmalar sonrasında metnin hikâye edilen, bir tür hep anlatan bir yazı olmaktan çıkmak istediğinin, buna benzer anlatımcı yapıdan sıyrılarak daha çok şiirin sularında gezinmek isteyeceğinin bilincine varacaktır.

Nitekim geçmişte böyle olmuş, Sait – Sabahattin ikilisi kendi öykü çizgilerinde büyük aşamalar kaydederek hikâyedeki anlatımcı çemberi kırmış, süreç içinde öykünün özgür ruhuna, bu ruhun âdeta çekirdeğine ulaşmıştır enikonu.

Kutsal kitapların sözü, anlatılanı önceleyen tutumu, şairlerden sonra belki de bu kez yazarlar, hikâye anlatıcıları tarafından yeniden kırılmıştır.

Kuşkusuz zorunlu bir süreç olarak yaşanmıştır bu olgu.

Çünkü artık anlatılan kadar bunu anlatma biçimi de yüzyıllar öncesinden taşınan arayışlar eşliğinde sonuçlanmış, şair, hep peşinde olduğu yeni biçem arayışını doğrudan anlatının kendi içinde kurmaya yönelmiştir denebilir.

Ne ki bu aşamada, şiirle öyküdeki söz konusu yapılandırmanın niteliği, şairi ayrıca düşündürmüş, kendi içinde onu şiirine karşı suçluluk duygusuna da itmiş olabilir.

Şiirle öykünün, örtüşürken birbirini nasıl itebileceği üzerinde bundan önce durduk. Bu durumun, şairin çelişik duygular yaşamasına neden olacağı da kolayca kestirilebilir.

Kavramsal açıdan anlatının nesnel olarak biçemsel bir yörünge çizeceği, hikâyenin anlatıda olanı biteni, serüveni öne çıkaracağı, bunları paylaşarak okurda salt bir özdeşleyim hedefleyeceği belli.

Öykü, anlatımı, anlattığı şey dışında bir büyü de katarak âdeta tersini söyleyip bunu dağıtarak ama etki gücünü alabildiğine sıkılayıp çok farklı, hatta sıra dışı bir anlatma biçimine dayandırarak sonuca ulaşacaktır.

Şairin ikilemi şiirde olduğunca metinde de hikâyenin üstüne çıkarak bunu öyküleştirmesiyle sonlanacak, hikâye-öykü ikileminden kendisini böyle kurtaracaktır.

Bu durum onun kendi şairliğine geri dönüşü bağlamında da algılanabilir.