ŞAİRLERE, BİR DE ÖYKÜLERİYLE BAKMAK…
M.Sadık Aslankara
(22.01.2026 YAZISI)
Bu konu, yani şairlerin, şiirleri yanında öykülerine, daha doğru söyleyişle düzyazılarına dönük yaklaşım, daha pek çok yazı kaldırır. Ancak ben bunu, onların öyküleriyle sınırlıyorum bu yazılarda. Ama Kitaplar Adası yazılarımda öykü kadar bunun yanında roman, oyun, deneme şairlerin bu metinleriyle bağlar kurarak da konuyu deşeceğim ayrıca süreç içinde.
Ne ki konuya yönelmemin temel gerekçesi şu: öykücülüğümüzün yüzyılına yoğun biçimde eğilmeye, farklı ayrıntı uzantılarından kalkıp bu konulara yaklaşmaya yöneldiğim son dört-beş yıl içinde, 1990 Kuşağı öykücülüğüyle birlikte öykü yazımında şairlerin de atağa kalktığını görünce, bu olguyu, dikkate almazlık yapamayacağımı düşündüm.
Ancak ben, örneklerin donmuş halde önümüzde duruyor olmasından kalkarak en azından bu aşamada / şimdilik salt geçmişteki şairlerimizin öyküye dönük çalışmalarını öne çekerek bu alanda kimi çıktılara ulaşmaya çalışıyorum.
Döneminde dergilerde, gazetelerde öykülerini yayımlayıp, bunları basılı oldukları yayınlarda öylece bırakan şairlerin yanında aynı dönemde ya da sonradan öykülerini topluca kitaplaştıran, yazınsal açıdan öyküde de varlıklarını ortaya koyup kendi imzasıyla bunu gösteren şairlerimiz var.
Şairlerin öyküleri konusunda kaleme getirdiğim önceki yazılarımı da şöyle bir harmanlayıp birkaç örnekle konuyu geliştirmeye girişeyim…
Gelin Ahmet Hamdi Tanpınar’la (1901-1962) başlayalım. Onun da kimi öyküleri, ölümünden sonra derlenmemiş değil, ancak sağlığında, üstelik ilk kitap olarak yayımladığı Abdullah Efendinin Rüyaları (1943), işte ortada duruyor. İlk şiirini 1920’de yayımlayan üstadın, nice demlemenin adlından ilk kitabı olarak Şiirler (1961) adıyla bunları ancak ölümüne yakın bir seçki halinde kitaplaştırırken öykü kitabında sergilediği kararlılık dikkat çekici görünüyor. Nitekim bugün de önemli bir öykü kitabı olarak varlığını koruyup sürdürüyor söz konusu yapıt. Kaldı ki roman olarak Huzur’un (1949) yayınının da çok öncelerde gerçekleştiği göz önüne alınabilir.
Ahmet Hamdi’nin bu tutumu, şairin asıl kendi şiir kitabını yayımlamakta müşkülpesentlik sergilediğini ele veriyor ki, biz buradan bir şairin şiirine oranla daha kolay öykü veya düzyazı kitabı yayımlayabileceği sonucuna da gidebiliriz görece. Buna göre şair, düzyazı metinlerine de elbette yazınsal anlamda büyük değer verecektir vermeye de asıl büyük sorumluluğu, şiirlerinin altına attığı imzası için duyuyor anlamında yorumlanabilir bu.
Öykülerini yayımlamakta kararlı, güvenli şairler olarak Ahmet Hamdi Tanpınar’a yaşça yakın kimi şairleri örnekleyelim. Örneğin Sabahattin Kudret Aksal’ı (1920-1993), Necati Cumalı’yı (1921-2001), Attilâ İlhan’ı (1925-2005) alalım.
Sabahattin Kudret, ilk şiir kitabı Şarkılı Kahve’yi (1944), Gün Işığı’nı (1953) yayımlayıp ardından gecikmeksizin ilk öykü kitabı Gazoz Ağacı’nı (1954) yayımlıyor, sonra yine ardı ardına şiir kitabı yayımlamayı sürdürüyor. Aynı şekilde Necati Cumalı da ilk şiir kitabı Kızılçullu Yolu (1943), Harbe Gidenin Şarkıları (1945) sonrasında şiirlerini yayımlamayı sürdürürken ilk öykü kitabı Yalnız Kadın’ı (1955) yayımlıyor o ara, sonrasında şiir, öykü kitabı yayımlamayı yine sürdürüyor. Bu arada her iki şairin, Türk tiyatrosunun önemli oyun yazarları arasında olduğunu da ekleyelim.
Attilâ İlhan, nice zaman geçtikten sonra ama yine de özellikle kendisi kitaplaştırıyor on yıllar içinde farklı dergi, gazetede yayımladığı bu öyküleri. Öyküden çok romana düşkünlüğünü dile getiren şair, yazın yaşamı boyunca yayımladığı toplam bu dört öyküyü tek bir kitapta toplayıp okurla paylaşmaktan kaçınmıyor yine de; Yengecin Kıskacı (2002).
Daha başka şairler de var yazın yaşamımızda, kendi yayımladıkları öykü kitaplarıyla şiirlerini birlikte sürdüren. Bunlar arasında örnekse Rıfat Ilgaz (1911-1993), Feyyaz Kayacan (1919-1993), Ömer Faruk Toprak (1920-1979), Nevzat Üstün (1924-1979), Mehmet Başaran (1926-2015), Şükran Kurdakul (1927-2004), Sezai Karakoç (1933-2021), Kemal Özer (1935-2009), Ruşen Hakkı (1936-2011), Ülkü Tamer (1937-2018) vb. daha pek çok şair anılabilir.
Cahit Sıtkı Tarancı’yla (1910-1956), Melih Cevdet Anday ise (1915-2002) dergilerde, gazetelerde öyküler yayımlıyor ancak her ikisi de bunları kitaplaştırmaya gitmiyor, şiirleri için gösterdikleri duyarlık düzyazı metinleri karşısında neredeyse bir savrukluğa dönüşüyor. Aynı şekilde öyküleri, ölümü sonrasında yayımlanan Ece Ayhan da (1931-2002) bunlar arasında. Nitekim dergilerde yer alan birkaç öykü ardından türe dönmeyip şiirde karar kılan Ece Ayhan’ın bu öyküleri de sonradan yayımlanıyor: İyi Bir Güneş (2018).
Cahit Sıtkı’nın öyküleri de yine bu yöntemle, ölümü sonrasında başkaları tarafından derlenip toplanıyor: Gün Eksilmesin Penceremden (Can, 2006), ardı sıra Melih Cevdet’in öyküleri yayımlanıyor: Balerina’nın Ölümü (2010)
Cahit Sıtkı, tüm öykülerini kendi adıyla yayımlıyor, Ece Ayhan da bir iki küçük değişikle kendi adını koruyor. Ne var ki Melih Cevdet’in, kimi tefrikalar halinde yayımladığı ilk öyküleriyle romanlarında takma adlar kullanma eğilimi sergilediğini düşünürsek, bu bağlamda onun bu tutumunu belki de farklı bir bakış açısıyla değerlendirmek gerekebilir.
Oysa Ahmet Hamdi şiir kitabından önce öykü kitabı roman yayımlamakta sakınca görmemişti. Cahit Sıtkı’nın yakın dostu, ötesinde görece de olsa yardımcısı Ziya Osman Saba’yı (1910-1957) düşünürsek o da şiirleri yanında öykü kitabı yayımlamakta kararlı davrandı: Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi (1952). Şiirin yanında öyküyü hep sürdürdü yani.
Ziya Osman’la onca yakın oldukları halde Cahit Sıtkı dergilerde, gazetelerde kalan öykülerini öylece bırakıyor. Hele Melih Cevdet, iki öyküsü dışında kendi adını da kullanmıyor.
Haftaya bu iki büyük şairin öykülerinden kalkarak konuyu sürdüreceğim.