SAYFA YAZISI; ŞAİRLERİMİZİN ÖYKÜCÜLÜĞÜ…

ŞAİRLERİMİZİN ÖYKÜCÜLÜĞÜ…

M.Sadık Aslankara
(04.12.2025 YAZISIDIR)

“Şairlerimizin Öykücülüğü” diyerek başlık atsam da aslına bakarsanız öykücülüğümüzün kendisi de dilimizde zaten işin doğasından şairlerimizin armağanıdır bize.

Şair Sait Faik’le şair Sabahattin Ali’yi anımsatayım size, zınk diye durdunuz değil mi?

Türkiye’de öyküden, öykücülüğümüzden söz edildiğinde kim olursa olsun bu iki adı anımsamaz mı ilkin? Ne var ki biz bu iki büyük adı, artık neredeyse şiirin defterinden silmiş, öykünün defterine yazmışçasına bir algıyla yaşıyoruz yine de toplumca. “Toplumca” dedim, öyle ya, olgunun yazın çevrelerini aşar boyutta algılandığı ortada çünkü.

Ama şairimiz, adları şiirin gönderine çekilmiş Nâzım Hikmet’le Orhan Veli’mizdir konuşulan, iş değişir o zaman. Orhan Veli’ciğimizin bir iki cılız öykü örneğini biliyoruz, Nâzım’ın da öyküsünü değil masalını. Wikipedi, Nâzım’ın “Öyküleri” diye listelese de yok öyle bir şey, masal bunlar. Nâzım, öyküyü bilmez mi, Sait’in, Sabahattin’in öyküleri üzerine yazılar döktüren biri olarak, belki bu iki büyük öykü devine bakarak buna cesaret edemedi, bu ayrı.

Nâzım, öyküde değil ama şiirinin yanında romanda, oyun yazımında da gücünü gösterdi, tiyatromuzun önemli bir oyun yazarı olmayı başardı. Orhan Veli de şiir çevirileriyle yüksek bir düzey ortaya koydu.

Sait’le Sabahattin, şiirde onlar kadar değildi belki ama öyküde prens olmayı başardılar yine de. Zaten Sabahattin ayrıca romanımızın da önemli imzalarından biriydi. Oyun da denedi, Sait’in roman deneyişine benzer biçimde.

Şiirin büyük ustaları olarak kabul gören Melih Cevdet, Oktay Rifat tiyatro oyunlarıyla başı çekmekle kalmadı sözgelimi romanda da öne çıkabildiler. Hele Melih Cevdet, denemenin de vazgeçilmez kalemlerinden biri oldu.

Cahit Sıtkı’nın, kendi döneminde yazıp yayımladığı öykü az değildi ama bunları bir kitapta toplama girişiminde bulunmadı, bu öyküler ölümünden nice sonra başkalarınca kitaplaştırıldı. Aynı şekilde şiirle at başı sürdürdüğü öykü yazımını sonradan bırakıp şiirde karar kılan Ece Ayhan’ın yayımladığı öyküler de ölümünden çok sonra yayımlandı ancak, yine başkaları tarafından. Bu yönde daha başka örneklerden de söz edebiliriz pekâlâ.

Yazarlar, şairler yayımladıkları öykülerin karşılığında telif alıyorlardı, bu da elbet önemli bir neden olarak düşünülmeli. Sözgelimi Melih Cevdet de yine bu dönemlerde gazetelerde tefrika halinde azımsanmayacak sayıda roman yayımladı, bunların bir bölümü uzun hikâye havası taşıyordu enikonu. Bunun yanı sıra gazetelerin, dergilerin edebiyatta hafife alınamayacak bir yeri vardı.

Bir yandan kaleme aldığı bir ürünle alanda varlık göstermek, öte yandan yazdığı öyküden telif almak büyük anlam taşıyordu mutlaka.

Nitekim kimi şairlerin, kaleme aldıkları öyküleri sanki günün hayhuyu içinde ürettikleri gibisinden bir izlenime varıyor insan bu örneklere bakarak. Sonrasında görece öykünün peşine düşmediklerini de gözlüyoruz .

Sözgelimi Attilâ İlhan da birkaç öykü yayımlıyor. Yirmi yaşındayken 1945’te Balıkesir Postası gazetesinde yayımlanan “Geceleyin Rüya Görürüz” adlı, belki de yayımlanan bu ilk öyküsü için eklediği “Meraklısı için not” dağarındaki bilgide şunu aktarıyor okura; “Bu hikâye… Kaybolmuştu. İbrahim Oluklu’nun gayretiyle, yeniden gün ışığına çıktı.”

Neden Balıkesir diye sorulabilir? Bunu da yine bir cumhuriyet mucizesi diyerek nitelemek olası. Balıkesir örneğinden kalkarak bunun bize, cumhuriyetin, kent kültürü konusunda nasıl hızla yol aldığını göstermesi açısından da somut bir veri sunduğu söylenebilir kuşkusuz.

Kaldı ki İbrahim Oluklu, Orhan Veli’nin ilk şiirinin de 1929’da ortaokul öğrencisiyken Balıkesir’de yayımlanan Gençler Yolu dergisinde yer aldığını belgeliyor aynı zamanda.

Attilâ İlhan’ın öyküleri, öykücülüğü üzerine haftaya ayrı bir yazıyla, daha ayrıntılı biçimde konuyu ele almayı tasarlıyorum. Bu hafta genel bir girişle şairlerimizin gerek kendi şiirlerinden gerekse yazınsal bağlamda öyküyle ilişkileniş biçimlerinden ama buna değgin düşünüşlerinden değil alana yansıyan tutumlarından kalkarak öykü sanatı karşısındaki konumlarına değiniyorum salt.

Peki bu kadar sözün ardından döneminde yaşarken şiirlerinin yanında öykülerini yayımlayan şair yok muydu?

Olmaz olur mu? Sözgelimi Rıfat Ilgaz (1911-1993), Sabahattin Kudret Aksal (1920-1993), Necati Cumalı (1921-2001), Mehmet Başaran (1926-2015), Ruşen Hakkı (1936-2011) vb. anılabilir.

Rıfat Ilgaz’ı görece gülmeceye kilitlenen öyküleri için ayırsak da özellikle tiyatroda oyunlarıyla açtığı çığıra bağlı olarak gülmecenin çok ötesine geçtiğini ekleyebiliriz. Mehmet Başaran şiirle öyküyü yan yana götürmüş bir imzaydı. Aynı şekilde Necati Cumalı’yla Sabahattin Kudret de.

Bu son iki şair, öykücülüğümüzde bugün de üzerinde çok ciddi biçimde durmamız gereken önemli bir başarı elde ettiler. Hem öyküde kalıcılaşan bir imza oluşturdular hem de kurdukları anlatıyla öykücülüğümüzde farklı bir eda yaratabildiler. Üstelik her iki şair de Türk tiyatrosunda kendi adları çevresinde altları çizilecek bir hale de yaratabildiler.

Her iki şairin şiirdeki yeri üzerine söylenebilecek sözleri alanın kendi sahiplerine, şairlere, şiir üzerine düşünenlere bırakalım.

Sabahattin Kudret’in 1950 Kuşağı öykücülüğünü besleyen damarlardan birini oluşturduğunu, düşünsel derinlikli, öyküyü içerden bakışla işleyen tutumunun bu açıdan önem taşıdığını söyleyebiliriz. Necati Cumalı öyküleriyse, f960’larda özellikle Egeli kadınların, kendi bilinçlerine varışları üzerine getirdiği, yüksek gerçektenlik duygusu yayan havasıyla hatta döneminde yankılar yattığı bile öne sürülebilir.

Haftaya Attilâ İlhan üzerinden konuyu sürdüreceğim.