SAYFA YAZISI; ŞİİRLE ÖYKÜ KARDEŞ Mİ DÜŞMAN MI…

ŞİİRLE ÖYKÜ KARDEŞ Mİ DÜŞMAN MI?

M.Sadık Aslankara
(08.01.2026 YAZISI)

Bundan önce, eski yılı uğurlayıp yeni yılı karşılamak üzere kaleme aldığım iki farklı yazının ardından şiirle öykü ilişkisine; şairlerin bu yöndeki sanatsal çabalarıyla adımlarına, daha doğrusu öykü yazımında kendilerinin kişisel yapıp etmelerine, bunun ürün örneklerindeki yansımalarına geçmek istiyorum bir kez daha.

Attilâ İlhan’ın hikâyeleriyle başlayıp kimi şairlerden devşirdiğim verim örneklerine yer açtığım; ayrıca şiir, öykü türlerine dönük farklı yaklaşımlarını somutlayıp öne çıkararak konuyu eşelemeye çabaladığım bu yazılara geri dönüyorum yani. Ama bir yazın tarihçisi olmadığım da asla göz ardı edilmemeli.

Yaygın düşünüşle şiirle öykünün hep kardeş olduğu söylenir değil mi, bu iki yazınsal türün âdeta görece ikizil tutum sergilediğine değinilip aralarında birbirine koşut yapılanmadan da söz edilir hatta. Örtüşen bu paydaşlıkla, yakıştırılan yakınlık iki türe, öteki türlerde görülmediğince sıra dışı bir olanak da sağlar aynı zamanda.

Gerçekten böyle midir peki? Öyle ya, bu alanda epeyce çeşitlenmiş bir düşünce uçkunu dizisi yok sayılamaz, buna karşın şiirin ya da öykünün tanımlarını yapmaya, türlerin niteliklerine değgin özelliklerine geldiğinde iş, hemen herkes nasıl kendince bir tanım getirir, nitelik yüklerse şiire öyküye, buna bakarak azımsanmayacak bir üfürmeler çetelesinden de söz edilebilir o zaman herhalde. 

Yine de şiirle öykünün “ikizil” yapısından söz edilip iki tür arasındaki ilişki üzerinde durulurken bu ilişkilenişin kardeşlik mi düşmanlık mı, örtüşme mi rekabet mi, destek mi çelme mi, uyuşum mu yabancılaşma mı olduğu konusunda; buna dönük ele alışlar, yaklaşımlar, düşünce uçkunları üzerinde gereğince durulduğunu söyleyebilmek doğrusu ya, zor.

Şiirin, “hikâye” temelli öyküyle yazınsal açıdan üzerinde durulması gereken türler bağlamında alınışı, bugüne özgü bir yaklaşım değil elbette. Bu doğrultuda şiir, hikâye türleri üzerine kaleme getirilmiş metinler, türleri ele işe katarak ikilinin birbirinden ayrılan, birbiriyle buluşan yanları üzerinde dururken bu yönde bir açılım da getiriyor.

Ne ki konunun yazınsal açıdan gitgide sorunsal boyutuna dönüşmesi olgusunu daha yakın zamanlarda gözlemeye koyulduğumuz çok açık.

Bana göre bu sürecin, hikâye-öykü yol ayrımıyla başladığı pekâlâ öne sürülebilir. Daha önceleri de elbette bu konuda tartışılıyor, farklı düşünceler üretiliyordu. Ancak hikâye-öykü ayrımının somutlaşıp örneklerin ortaya sürülmesiyle tartışma çok daha başka bir boyuta, hatta alana taşınmış oldu. 

Bu görüş üzerinde buluşulduğunda, söz konusu sorunsalın belki de 1990’larla su yüzüne çıktığını, özellikle 90 Kuşağı öykücülüğünün tetiklemesiyle genç şairlerin öyküye ilgi duymasına bağlı olarak, öte yandan günümüz gençlerinin öyküye ilgisinin neredeyse şiir türünün önüne geçtiği gerçeğinden kalkarak bunun daha belirgin biçimde yaşanmaya koyulduğunu öne sürmek olanaklı hale gelecektir.

İş buraya gelene dek, başlara doğru geri gidip konuşulması gereken, örneklerden kalkarak üzerinde durulabilecek pek çok konu var daha.  

On beş yıl kadar önce Cahit Sıtkı’nın, gazetelerde kalmış hikâyeleri üzerine çalışırken, bu konuyla / sorunsalla yakından ilgilenme fırsatı yakaladım. Cahit Sıtkı, şiirlerini kendisi kitaplaştırırken, gazetelerde, dergilerde yayımladığı hikâyelerin peşine düşmemişti, bugünden bakıldığında bunu söylemek olanaklı görünüyor bana. Bu öne sürüşü Melih Cevdet, Ece Ayhan vb. daha pek çok şair için de dillendirebilmek olası. Demek ki azımsanmayacak şair şiirlerine sıkı sıkıya yapıştığı halde kaleme getirdiği öyküleriyle daha gevşek bir bağ içinde olduğunu gösteriyor.

Ancak buna aykırı örneklerin varlığı, bu konu üzerinde özellikle düşünmeyi gerektiriyor. Nitekim Cahit Sıtkı’nın yakın dostu Ziya Osman Saba’nın, şiirleri kadar öykülerinin de peşini bırakmayışı tek bir örnek değil. Bu çerçevede Sabahattin Kudret Aksal, Necati Cumalı da örneklenebilir. Gerçekten de yukarıdaki adlarla örtüşecek biçimde daha pek çok örnek gösterilebilir.

Şimdi öykücülüğümüzü ayağa kaldıran, bu yazınsal türe modern anlatı kimliği kazandıran iki büyük adı, şairi düşünelim; Sait Faik, Sabahattin Ali.

Gerek Sait Faik gerekse Sabahattin Ali şiirle öykü arasında debelenirken öyküye tutunmakla birlikte şiirden gitgide uzaklaştıkları mı söylenmeli bilemiyorum, ancak şurası kesin görünüyor; bu iki türün arası, belli ki çok iyi değil, birbirini gölgelemiyorsa bile, kendi aralarına mesafe koyduğu, birbirine karşı uzak durduğu görülebiliyor.

Kimi şairlerin, öyküye geçtiklerinde, öykülerinin şiirlerini soğurduğu, öykünün, eski dilde söylersek şiirini işgal ederek, şairi şiirden koparıp onu öykü yazarlığına doğru zorladığı ya da bunun tam tersi bir durumla kimi öykücülerin de, şiirde şiir yerine artık ortaya düpedüz öykü çıkardığı öne sürülebilir kolayca. 

Bu durumda şiirle öykü arasında bir metamorfozdan, dönüşümden söz edilebilir. Ama bu kolayca gerçekleşen, yaşanan bir olgu değil elbette. Türlerin yaratıcılarını bu tür kalıplara yöneltmesiyle yaşanabilecek bir sonuç olsa olsa. Çünkü güçlü iki çekim arasında kalan sanatçı şiiriyle öyküsü arasında bocalamakla kalmıyor gereken özeni, sabrı göstermez emeği, çabayı harcamazsa şiirinin öyküsünde, öyküsünün de şiirinde bir tuhaf karışıklık çıkarmasına yol açabiliyor. Çünkü şiir öyküye, öykü de şiire tuzaklar kurabiliyor.

Ama bu ikisiyle kol kola girmemiş, giriyormuş görünse bile tutkuyla bağlılık gösterdiği şiiriyle ya da öyküsüyle yürümeyi yeğleyen, birini ötekinden ayırmayı, daha çok da arasına uzaklık koymayı başaran şairler, yazarlar, şiirde veya öyküde kendilerini gösterip kanıtlayabiliyor, varlıklarını koruyabiliyor.  

Bir şair öykü yazamaz mı, öykücü şiir üretemez mi?

Bu konularda düşünce didiklemeyi sürdüreceğim.