SAYFA YAZISI; SORGULAYICI AKILLA OKURLUK…

SORGULAYICI AKILLA OKURLUK…

M.Sadık Aslankara
(21.08.2025 YAZISIDIR)

“Okumak”, “okurluk”, “okur” başlıklarının dillendirdiği edimler kuşkusuz bir ussal etkinlik. Her birey bu etkinliği, kişisel yaşam deneyimiyle birlikte alır, okuma eyleminde buna yaslanıp yol alır.

Ancak yaşam deneyiminin akıl yürütme üzerinde etkisi, uslamlamadaki rolü, bunun yaşamsal kılgılarımız üzerinde baskılayıcı işlevi yaratacağı göz ardı edilemez. Okurluk eylemi de insanın işte bu akli birikimiyle yaşamsal biriktirimleri üzerinde gelişiyor. Peki sorgulayıcı akılla okurluk yapılabilir mi?

Kimileri bu eylemi, başladığı gibi hiçbir değişime uğratmadan âdeta bir tür “Ali okulu” kurgusuyla sürdürüp ötesine geçmezken kimileriyse bunu, yalnız kendilerinin yapıp çatmayı başardığı bir “okuma edimi” düzeyine çıkarıp gerek kendisini gerekse okumasını alabildiğine farklı örneklerle zenginleştirebiliyor.

Okuma eylemini Ali okulu benzeri salt yineleme temelinde sürdüren geniş okur kitlesi ilk kesim olarak alınabilir. Ne ki bu okurun, eylemini, sorgulayıcı aklı geride tutarak sürdürdüğü de öne sürülebilir. Oysa eylemini okuma edimiyle sürdürüp yapıtı yeniden kuran, nicel anlamda sayıca az ikinci grup “sorgulayıcı aklı” devreye sokup alabildiğine işlevselleştirir.

İlk grup okur kabaca “gofret okur” bağlamında alınabilir, ikinci grup okursa “alımlayıcı okur”dur, bu yazıda alımlayıcı okuru değil gofret okuru alacağımızı daha önce belirttik.  

Alımlayıcı okur, sorgulayıcı aklın rehberliğinde sürdürür okuma edimini, aydınlanmanın ışığı altında. Bu nedenle yola çıkarken daha, elbette öteki okur kesimleriyle birlikte aynı etkilenimleri yaşayacaktır, ne ki süreç içinde bunu akıl yoluyla buluşturmakta gecikmezler yine de.

Şimdi biz, alımlayıcı okur dışında kalan geniş okur kitlesinin, yaşamları boyunca aldıkları etkilere göre nasıl biçimlendikleri, biçimlendirilebildikleri üzerinden konuyu sürdürelim. İnsanın bütün etkilere açık bir varlık olduğunu unutmayalım. Bu etkileri dört bölükte şöyle sıralamıştım:

1 . Aile-Çevre Etkisi, 2. Örgün Eğitim Etkisi, 3. Medya-İletişim Ağları Etkisi, 4. Bireysel Eğilim-Yönelim Etkisi…

Bunlara farklı gruplamalarla yeni başlıklar eklenebilir kuşkusuz. Şimdilik böyle bırakalım. Önce genel bir bakışla kimi saptamalar getirelim. Söz konusu etkilerin neredeyse tamamının devletin toplumsal örgütlenişi, ilişkilenişi sonucu gerçekleşebileceği apaçık. En sonda kişisel eğilim, ilgi, yetenek görünmekle birlikte bunların belirleyicisi de devlet zaten.

Çocuğun, dünyaya gelir gelmez nasıl özgür bir sere serpelik sergilediğini bilmiyor olamayız, kendi çocukluğumuz bize yol gösterir çünkü. Bütün düşleri baskılanır, yetenekleri yönünde ilerlemesi kısıtlanır. Bu anlamda toplumumuzda çocuklarının önünü açan ailelerin sayıca ne denli azınlıkta kaldığını da biliyoruz zaten. Bu arada ayrıca dinsel, dilsel vb. çok çeşitli nedenlerle tabucu yaklaşımla yasaklamalar da başlıyor hemen.

Çocukların küçük yaşlardaki resimleri, gemlenemez düşleriyle nasıl özgür düşünceli yaratıcı ruha sahip kişiler olduğunu göstermeye yeter. Ne ki kişi, tabular doğrultusunda engellemeler, sınırlamaların sonunun gelmeyeceğini neredeyse bütün yaşamını sınırları görece daha önce çizilen böylesi hapishanede geçireceğini artık öğrenir.

Tek sığınak kurulan düşlerdir çocuk için, evde anlatıcı konumunda bir masalcı, hikâyeci varsa ondadır umut, Çocuk, düşlerini işte bu tür anlatıcıların himayesinde geliştirebilir, doğrusu kendisi için de can simidi olur bu masal-hikâye anlatıcıları. Bu olanağa sahip çocukların bir sonraki aşamada ilk okumalarını, okudukları metni kendi özgün düşleriyle nasıl da güzel süsleyebildiklerini kestirmek güç değil.

Ancak bir çocuğun yediği tırpan, ev, aile, çevre etkisiyle sona ermiyor, hemen ardından örgün eğitim başlıyor, yıllar yılı baskıcı, yasakçı, hot zotçu, yönlendirmeci tutum hep sürüyor. İşin trajik yanı, döşenen sınır, kayıt koşul, yaptırım, yasak vb, bütün bunların çocuğun eğitimi, iyi yetişmesi adına gerçekleştirildiğinin söylenmesi. 

Örgün eğitimin çocuklar için hazırlattığı okuma kitaplarında yer verilen yazarların, kitaplarının da yine aynı yaklaşımla hep çocuğu “terbiye” etmeye, ona “ders” vermeye odaklanan adlar, yapıtlar halinde ortaya çıktığını kestirebilirsiniz kolayca. Bütün bunlar, çocukların düş kurma kaynaklarının nasıl kurutulduğunu, bunu besleyebilecek köklerin nasıl kazındığını, üstelik bu tutumun küçük yaştan başlayıp yaşam boyu nasıl sürdüğünü apaçık gösteriyor.

Çocukluk yılları böylesine iğdiş edilerek geçiren bir gencin, yetişkinlik yıllarında bu engelleri kolayca aşabileceği sanılmamalı. Örgün eğitim boyunca yıllar yılı kendisine at gözlüğü taktırılan biri, sonraki yıllarda bu at gözlüğünü nasıl çıkaracaktır? Kaldı ki uzun zamana yayılan bu sürecin sonunda birey, dünyada bütün iletişim kanalları aracılığıyla, ayrıca bağlayıcı medya ağları etkisiyle neredeyse kımıldayamaz hale gelmeyecek midir?

Bireyin bütün bu tuzaklardan kurtulabilmesi, kendi iç dinamiklerini harekete geçirebilmesine, düşünsel bağışıklık düzeneği kurabilmesine, bu yönde iç güç üretip bunu koruyabilmesine bağlı görünüyor. Yani çözüm kendisinde.

Sonuçta okuma eylemi, gofret okurun kişisel çıkarına dönük bir okuma biçimi gibi de alınabilir. Bu okurluk, hiçbir zaman sorgulayıcı akıl gerektirmeyecektir. Böyle olduğunda okur, kişisel duygu durumu etkisiyle arayışa yönelecek, hep okumayı arzu edeceği metinleri, bunlarda beğendikleri nelerse özde bunların aynısını seçip, hep yeniden yeniden bunları okuyacak, bu alışkanlığını da mutluluk olarak algılayacaktır.

Akıl, sorgulamaktan uzak, çıkarı için okurluk yapacaktır bundan böyle.

Bu yazının ardından kendi okurluğuma da yer açıp bu edimde ne aradığım üzerinde duracaktım. Ne ki bir kez daha yazarlara dönüp kitaplarını önümüze bırakan, bizden okurluk bekleyen kalemlere yer açmayı gerekli görüyorum.