VEDAT GÜNYOL’U DÜŞÜNMENİN ANLAMI…
M.Sadık Aslankara
(27.11.2025 YAZISIDIR)
Yazın çevresini oluşturanlar, ilgi duydukları, hatta ilgi duyulduğunu düşündükleri veya kendilerinin / tanıdıklarının yakınlık kurdukları, sonuçta bir biçimde kişisel üretimleri nedeniyle öne çektikleri yazınsal/sanatsal türle, dalla bağlantı kurup onu, “Eleştirmen Vedat Günyol”, “Denemeci Vedat Günyol”, “Çevirmen Vedat Günyol, “Yayıncı Vedat Günyol” benzeri nitelemeler eşliğinde anma eğilimi sergileyebilir.
Oysa Vedat Günyol, bütün bunları aşar nitelikte “bütünlük” taşıyan somut niteliğiyle özel olarak kendisine yer açılması gerekenlerin başında gelen bir ad.
Bu açıdan yaklaşıldığında onu, yine böyle bütünlüklü portre konumundaki Yaşar Nabi, Aziz Nesin, Şükran Kurdakul, Memet Fuat vb. adlarla birlikte almak zorunlu. Çok yönlü yanlarıyla bu adların da Vedat Günyol’la örtüşen tutumla yol aldıklarını, kol kola girebileceklerini düşünmek doğal bir sonuç, çünkü bu adlar da çok yönlü yetenekleri, buna dönük özdeşlikleri açısından Vedat Günyol’dan farklı değil.
Ama yine de bir aydınlanma simgesi olarak Vedat Günyol, kendine özgülük taşıyan bir kavrayışın ardılı olarak bunlardan ayrılan bir nitelik taşıyor. Çünkü o, “Anadolu Aydınlanmacıları” olarak anabileceğimiz bir okulun temsilcisi, ardılı, ötesinde simgesi olarak farklı bir ağırlık taşıyor yine de.
Vedat Günyol’u bir aydınlanmacı bağlamında aldığımızda, sanırım onun hakkında en doğru nitelemeyi yapmış oluruz. Bu yüzden Vedat Günyol üzerine düşünmeye girmenin en kestirme yolu, onun bu somut “bütünlük”e nasıl ulaştığı konusuna yer açmak herhalde.
Anadolu Aydınlanmacılarının, alttaki iki farklı tutumu buluşturarak, Atatürk’le Hasan Âli Yücel’in bu adla anılan çizgisini somutlama çabası sergilediği öne sürülebilir:
- “Sosyalist hümanizma” olarak adlandırılabilecek bir dünya görüşünü benimsemek, 2. Anadolu’yu başlangıcından bugüne bütün halinde alıp günümüzde bunu Türkiye coğrafyasındaki Anadolu halkının simgelediği görüşünü paylaşmak.
Bu çerçevede farklı alanlardan, farklı türlerle kökenlerden gelen bilimciler, sanatta/yazında denemeden eleştiriye, öyküden oyuna, şiire, resimden müziğe, folklora, belgesele geniş bir yelpazede konumlanıp ürün veren pek çok imza, sanatın hemen her türüne yayılıp geniş etki yaratmayı başardı.
Anadolu Aydınlanmacılarının önde gelen temsilcileri şöyle sıralanabilir: Halikarnas Balıkçısı (1886-1973), Sabahattin Eyüboğlu (1908-1973), Mazhar Şevket İpşiroğlu (1908-1985), Macit Gökberk (1908-1993), Vedat Günyol (1911-2004), Bedri Rahmi Eyüboğlu (1913-1975), Orhan Burian (1914-1953), Azra Erhat (1915-1982), Mîna Urgan (1915-2000), Melih Cevdet Anday (1915-2002), Oktay Akbal (1923-2015), İsmet Zeki Eyüboğlu (1925-2003), Nermi Uygur (1925-2005), Cengiz Bektaş (1934-2020), Şadan Gökovalı (1939-2021).
Vedat Günyol, bu topluluk/okul omurgasında çok önemli bir role sahipti.
Kaldı ki bu okulun yukarıda anılan yazar adlarıyla sınırlı kaldığı düşünülmemeli. Gerçekten de somut etkilenmeler, uzak-yakın bağlantılar dikkate alındığında çekirdek olarak alınabilecek bu imzalara daha pek çok ad eklemek olanaklı. Nitekim Köy Enstitüsü çıkışlılar da başlangıçta bu grupla yakın ilişki-etkilenme yaşasa da her birinin Anadolu Aydınlanmacıları Okulu bünyesinde yer aldığı düşünülemez.
O halde “kuşak” çeşitlemesinde farklı zamanlarda farklı adların da katılımıyla halka genişleyebilir ya da giderek etkisini yitirip sönebilir de. Kuşak, topluluk, sınırlı bir zaman üzerinde yükseleceğinden başlangıçla bitiş arasında kendisini dondurur, sözgelimi 1950 Kuşağı öykücüleri bir ardıl kuşak yaratabilir, nitekim 1990 Kuşağı edebiyatına bu gözle bakmak olanaklıdır ama “1950 Kuşağı”nın, yaşamını artık salt edebiyat tarihinde sürdüreceği açık. Aynı şekilde 1960’lardan 12 Eylül 1980’e uzanan süreçte edebiyat ortamı, görece 1940 Toplumcu Gerçekçi Şairler Kuşağının etkisinde pek çok küçük topluluk tanımıştır ama “1940 Toplumcu Gerçekçi Şairler Kuşağı” artık salt edebiyat tarihimizde yaşıyor.
Dergi çevreleriyle farklı edebiyat mahfilleri üzerinde varlık gösteren farklı muhitler de bu çevrelerde anılan adlarla birlikte kuşak olgusu için söylenebilecek genelleme içinde kalacaktır. Çünkü dergi çevreleri de yıllar içinde değişim geçirip farklı gruplarla kol kolalık sergileyebilir.
Örneğin Anadolu Aydınlanmacıları okulunun kümelendiği Ufuklar’la Yeni Ufuklar dergilerinin uzun yaşamı boyunca farklı “çevreler”e el verdiği söylenebilir. Bunu öteki önemli dergiler için söylemek de olanaklı. Dergi çevreleriyle toplulukların, özellikle gençlerin yaslanışı çerçevesinde bir dönemin modası olurken sonraları modasının geçtiği düşüncesiyle algılanıp bu yönde bağların zayıflayabildiği de eklenmeli.
“Okul” terimini kullanmam boşuna değil, terim, bu kavrayışı sürdüren yazarlar aracılığıyla alandaki basıncı, baskınlığı hep süren bir güç odağı halinde kaldıkça varlığını da koruyacaktır kuşkusuz. Nitekim Vedat Günyol’un, gerek dergi gerekse kitap yayınındaki direngen tutumuyla söz konusu okulun bu bağlamda ayakta durmasını sağlayan bir “omurga” ortaya koyduğu öne sürülebilir. Hatta bu çerçevede, onun, hâlâ bu okulun sürdüğünü ele veren bir gösterge niteliği taşıdığı da buna eklenebilir.
Vedat Günyol’un tüm yaşamına yayılan Anadolu Aydınlanmacılığından, bunu kapsayan Türk Aydınlanmasına uzanan “adamlık” yolculuğunu geniş bir alanın içinden çıkarak böylece günümüze getiriyoruz.
Özetle onun bu aydınlanma eylemi içinde sergilediği “omurga”lık hiçbir zaman unutulmamalı. Yine de önemli olan, “insanlık/adamlık” odaklı bu uygarlık yolculuğundan hiçbir zaman vazgeçmemek, bu gerçekliği, bir “genç aydınlanma” eşliğinde yarına, yarınlara taşıyabilmek.