YARATICI YAZARIN TEMELİ YARATICI OKUR
M.Sadık Aslankara
(04.09.2025 YAZISIDIR)
Yazar-kitap-okur üçlemesi odağında konuyu eşeleyip deşmeye ağustosta girişmiştim, eylüle erdik sürdürüyoruz hâlâ. Kaldı ki söz konusu üçgene eleştiri sanatını katma gereği de kendiliğinden doğacağından bir açı olarak yazınsal eleştirinin de alınmasıyla sorunsal, bütün açıları ya da başlıklarıyla bırakalım eylülü, belli ki ekim ayı boyunca da akacak, belki daha ötelere uzanacak demektir. Buna göre biz de bu başlıklar çevresinde gezinmeyi sürdüreceğiz.
Hoş, bu tür kalem oynatmalarımın yeni olmadığı, hem de on yıllar boyunca bu sorunsal kümelenmesi çevresinde konuyu harmanladığım, farklı yayınlarda çeşitli başlıklar altında, gidip gelip bunların üzerinde durduğum herhalde biliniyordur diye düşünüyorum yine de.
Şöyle bir önermeyle gireyim yazıya.
Herhangi yazar ya da yapıtı için her birey farklı kanı taşıyabilir elbette ama söz konusu yazar, yapıt konusunda teksesli algı yaratma amaçlı olduğu kuşkusu uyandıracak biçimde neredeyse yaygın bir yüceltme veya karalama gözleniyorsa eğer, yapılan bu yüceltmenin ya da karalamanın ne ölçüde gerçeği dile getirdiği üzerinde durulması gerekir mutlaka. Karalamanın temelinde ne yatıyor, yüceltmenin kökeninde ne var?
Çünkü “mükemmel”, “müstesna” vb. denilerek nitelenen her sanat yapıtı nasıl ki kuşkuya açık olumsuz yanlar barındırabilir, bunun tersi durumda beğenilmeyen bir yapıt da içerdiği olumlu öğelerle şaşkınlık yaratarak dikkati çekebilir. Kaldı ki yazarlar da güzel-çirkin insan yanlarıyla yaşayan varlıklardır. Farklı kılan onları, yazan varlık oluşlarıdır salt. Ama onların başlangıçta okuyan varlıklar olarak yaşamlarını sürdürdüğü, bu süreçte okursal gezegen halinde yaşadıkları, ama bu arada döngülerini artık yazarlığın yörüngesiyle buluşturup bir özdeşlik temelinde sürdüğünü asla unutmamak gerekir.
Yaratıcı okuma vasat (ortalama) bir aklın edimi olamaz, buna koşut sıra içi okur yüklemesiyle çıkılan bir yazarlık yaratıcı yazarlık konumuna ulaşabilir mi? Yaratıcı okuma aşamasına geçememiş bir yazarın da yaratıcı yazarlık düzeyine henüz eremeyeceği öngörülebilir bu durumda. Burada yapay zekânın da zaten ancak yaratıcı yazar tarafından kullanılabileceği, çünkü bundan ancak doğal yaratıcı zekânın yararlanacağı açık.
Burada uslamlamayı bu yönde ileriye doğru biraz daha sürdürebiliriz…
Toplumda herkes, okurluğun, okuryazarlık aşamasının bir gelişmiş evresi olduğunu bilir kabaca, ne ki pek çok okur, verilenle yetinir, ötesine geçemez. Böylesi okurun, yaratıcı bir evreye ulaşabilmesi için akıl yürüten, kurcalayıp sorgulayan kuşkucu bir anlağı işe koşması gerekir. Yaratıcı okur böyle çıkar ortaya. Üstelik okurun bu niteliği, sislerin ağırdan dağılışına benzer biçimde, bunu tüm yaşamsal olgulara uyarlayışıyla yaşayabileceği de eklenmeli mutlaka.
Kitaplarının baskı sayılarından, okuma atölyelerinde, sosyal medyada yer bulan okur izlenimlerinden, değinilen kimi sorunsallara yer açarak bunlara dikkati çeken, sıra dışı açılıma sahip yaratıcı okur-yaratıcı yazar Alberto Manguel metinlerinin binler binlerce okur tarafından kuşatıldığı biliniyor. Onu kuşatan yaratıcı okur bulutunun bizdeki yaratıcı yazarlara yönelimindeki eğilimi biliyor muyuz peki? Sözgelimi bunların ne kadarı Akşit Göktürk, Nermi Uygur, Bilge Karasu vb. yaratıcı yazar metinlerine yönelir dersiniz? Yoksa kimileyin yaratıcı okurlar da yaranırlık sergileme türü bir konuma düşüyor olabilir mi?
Bireyin yaratıcılık düzeyine ulaşmışlığı, sıra dışı bir düzeye ermişliği, onun artık bu düzeyin altında okumaya girişmeyeceği anlamına gelmez. Örneğin yaratıcı bir okur da pembe romanlar, ahlakçı öyküler, hamasi şiirler okuyabilir ama bunların en yoksun toplum kesimlerine yönelik bir yaranma ürünü halinde üretildiğini duygularını kışkırtıp onları bir özdeşleyim düzlemine çekerek orada tutmak için yapıldığını bilir o. Demem o ki, yaratıcı okur birey de ulaşacağı bu tür öznel doyumla neden kendinde böylesi toplumsal bir “yaranırlık” ummasın?
Yaratıcı yazarlar kadar yaratıcı tüm sanatçıların da en azından yaşamlarını sürdürebilmek için sıra içi, ortalama, düz çizgide başka başka yazarların ya da öteki sanatçıların zaten hep yapadurdukları işlerin benzerlerini ürettikleri bilinen bir başka olgu. “İş filmi” deyişi de anımsanabilir burada.
Pek çok yaratıcı yazar, yaratıcı sanatçı, yaratıcı nitelik taşımayan yazar ya da sanatçılarca yapılan işlerin örneklerini ürettiğini, bunun geçmiş çağlardan günümüze böyle geldiğini biliyoruz. Yaşamı sürdürebilmesi, kendine özgü yaşam biçimini karşılayabilmesi, bunun zorunlu kılacağı ekonomik gücü elde etmesi zorunlu.
Yaratıcı yazarlar, yaratıcı sanatçılar bunu yapabilmiştir, ne var ki bütün yaşamlarına salt bu düz işlerin yayıldığı yazarlar ya da sanatçılar yaratıcı yazar ya da yaratıcı sanatçı olabilmeyi başaramaz yine de.
Kabaca sanatçıyı koruma anlamındaki “mesenlik” kavramının da böyle bir sürece dayalı halde ortaya çıktığı kestirilebilir.
Nitekim çağlardan beri gelen bu kavrayışın, görece günümüzde de sürdüğü eklenebilir. Sanata düşkün varsıl kesimin, tecimsel kimi işler için düz çizgideki sanatçılar yerine sıra dışı yaratıcı yazar ya da sanatçıyı yeğlediği görülüyor genelde. Bu, kitap yazdırmaktan resim yaptırmaya, film çektirmeye bütün sanat dallarına yayılıyor.
Her okuru nasıl ki “yaratıcı okur” (alımlayıcı okur) olarak göremezsek her yazarın da, salt yazarlığı nedeniyle “yaratıcı yazar” bağlamında alınamayacağını biliriz ama bu gerçekliği bilmezden görmezden gelme eğiliminin hiç de azımsanmayacak boyuta vardığını bilelim artık. Belki burada gizli amaç yaratıcı yazarları, sıra içi yazarların düzeyine düşürüp böylece yaratıcılıkta sergiledikleri çabaları, bu alanda gösterdikleri sebatı, özverilerini, emeklerini küçümsemek.
Seçim sizin, yaratıcı okur olduğunuzu düşünüyorsanız kendinize yaratıcı yazarlığı yakıştıracağınız da açık. O zaman bunun gereğini yerine getireceksiniz: bu da “yaratıcılık yolu”ndan hiçbir zaman sapmamanız gerekir anlamına geliyor.