YENİ YILDA NEYİ ARIYORUM?
M.Sadık Aslankara
(01.01.2026 YAZISIDIR)
Yallah bismillah, yılın daha ilk günü, ilk gün de neymiş, eşiği yeni yılın, ilk saatleri. Bu yazıyı da tam eşik üzerinde, bu eşiği atlamak üzereyken kaleme alıyorum zaten.
Henüz yüzümüze su vurmadık belki ama beklentilerimizin haddi hesabı yok kuşkusuz, kim bilir kimlerimiz, hangilerimiz çoktan beklenti ufkuna çöreklendi da düşlerindeki umut yolculuğunu sürdürüyor. Aslında bizler de yola çıkmadıysak bile pabuçlarımızı giyinip adımlarımızı atmışızdır elbette. Her birimizin bugünkü gerçeği; yeni yıla doğru bir yürüyüş, yolculuk.
Yeni yılda ne arıyorum, neyi arıyorum, aradığım ne, ille “bir şey” mi aramam gerekiyor, kendi geleceğime dönük “herhangi bir şey”i aranmak mı bu, yoksa doğal, toplumsal yaşama dönük dileklenme bağlamında kalmak üzere kendime sığınacak köşe bulup oraya yerleşme düşüncesiyle örtüşen bir umut mu salt? Gerçekten de bu teknolojik gelişim çağında yaşanan akıl almaz hız, bunu da bir dilek olarak düşündürüyor kuşkusuz insana.
Ne ki bir umut sahteciliği, dilek yutturmacası da yok değil işin içinde, görece bu bir tür “mış gibi yapma” tutumunun altını kazıyınca böyle bir aldatmaca da enikonu yüzünü gösteriyor.
Neden?
Toplumların birbiriyle hesaplaşmaya giriştiği böyle bir dünya düzeninde barış içinde yeterli refaha dayalı paydaşlık eşliğinde sürdüreceği bir aradalık duygusuyla yaşamaktan başka arzusu olmayan, buna kilitlenmiş kanat çırpan insanın yuva kuracağı bir çatı, dal görebiliyor musunuz siz?
Karamsarlık değil ama günümüzün görünen gerçeği de bu ne yazık ki. “Göçler çağı” olarak adlandırılabilecek evre de bu yüzden yaşanmıyor mu?
Eskiden “soğuk savaş” terimini kullanırdık, şimdi “sıcak düşmanlık” çağında yaşıyoruz. Kabarıp hazır kuvvet hemen savaşmaya programlı bir tutkuya dayalı halde, insanların açlıklarını, çocukların açlık nedeniyle yaşayamadan ölmelerini görmezden gelip eldeki avuçtakini savaşa yatırmaya kalkıyoruz sürekli. Bütün maddi zenginliklerimizi savaş için ayırmaya, insanı mutlu edecek, onun yüzünü güldürecek ne varsa elinden alıp savaşa sürmeye çabalıyoruz,
İnsanlık bu rüzgârla dalgaların ortasında çalkanır, çırpınırken bizler “adeta bir tür romantik inatla sanatlı bir çağ için çağrı çıkarıyoruz durmadan. Zemin bunca nahif, kırılgan.
Bir kurmaca yazarı olarak öykü, roman, oyun, deneme bugüne dek kaleme getirdiğim metinlerimin “alımlayıcı” nitelemi taşıyan bilinçli okur ilgisini çekmesini, onlar tarafından okunmasını ben de isterim elbette. Ancak kurnaz yazarın aptal okurluğu bulaşını kapıp salhaneye koşarcasına sürüye katılmış okur güruhunun ardına takıldığı yazarlardan biri olmayı da kendi payıma hiç mi hiç istemem doğrusu.
Tıpkı Bir Dinozorun Anıları (1998) adlı yapıtı, çoksatar kitaplar baskısına ulaştığında, Mîna Urgan’ımızın da, bir an için durup, Tanrıya sitem edercesine, “Ben ne yaptım da böylesi bir cezalandırmaya uğradım?” demesine benzer yaklaşımla.
Ama toplum, tüm bireyleriyle, eğer yazınsal okuryazarlık düzeyine ermiş de artık herhangi yazarın kitapları böylesine baskılara ulaşırsa ne diyeceğiz? O zaman da şapka çıkaracağız kuşkusuz. Çünkü artık o toplumda herkes nitel açıdan bir biçimde kendisi de eli yüzü düzgün, derli toplu metinle anlatı kurma başarısı yakalayacağından söz konusu kurmaca yazarının, o zaman sanatsal açıdan ürettiği hünerli kavramsallıkla yazınsal niteliğini cümle âlemin dikkatini çekerek sergilemiş olması gerekecektir zaten.
Böylesi donanımlı topluma da, onun ortaya çıkardığı yazarla okura da şapka çıkarılmaz mı? Öyle ya, bu niteliklere sahip bir toplum düzenini, böyle bir toplumda yaşamayı kim özlemez?
Peki, kendisinden başkasını, sonrasını düşünmeyen, içinde yaşayadurduğu halde sözgelimi doğayı, evreni de “dıştaki” bağlamında algılayan, sıcak savaşın tarafı olmaya âdeta can atan bir zihnin hep iktidarda kalmak adına çabaladığı böylesi bir egemen düzende bu toplumu nasıl yaratacağız?
Sıra geldi mi Godot’ya?
Samuel Beckett’ın Godot’yu Beklerken (1949) adlı ünlü oyununu anımsamadan olmaz, üstelik Godot, benden de yaşlı.
Uyumsuz tiyatronun bu müthiş yapıtı, dip köşe, insan varlığı da geçelim hele, bize umut-canlı ilişkisine yönelik sanki bir manifesto sunar. Bu manifesto karşısında ürpermemek elde değildir.
Beklenti mi, umut mu? Bütün bu yaralanmalar ortasında, üstelik sürekli tokatlanırken, bizler gerçekliğe nasıl ulaşacağız, bu gerçekliği nasıl kavrayacağız? Hamlet ağ’bimizin söylediği gibi, işte bütün sorun bu!
Yazıyı 1 Ocak 2025’te de yazmış olabilirdim ben, şimdi 1 Ocak 2026’da yazıyorum diye, bu metnin 1 Ocak 2027’de, 2028’de, 29-30’da, kestirmeden yakın gelecekte değişebileceğini öngörmek bugünden baktığımda pek olası görünmüyor.
Diyeceğim, yeni yılda bir halt aradığım yok, ben zaten bütün zamanların “bir arayıcı”sı olarak yaşadım, ölene dek de bu arayıcılığımı sürdüreceğim. Arayışların avcısıyım ben, tek definem bu; aramak.
Yeni yıla girerken, yaşamımın özeti de bundan ibaret; aramak, salt aramak! Ötesi bir avuç toprak, Denizli’de beni bekleyen, benim de özlemle buluşacağımız günü iple çektiğim.
O topraktan, dünyanın herhangi toprağından doğup yeşerenlerin de hep inatla aramayı sürdüreceğinin bilinciyle…
Hadi bakalım yeni yıl, geleceğin varsa göreceğin de var!