ZANAAT-SANAT SARKACINDA ATÖLYE…
M.Sadık Aslankara
(31.07.2025 YAZISIDIR)
Pek çok yolla, tanıtım aracıyla duyurusu yapılan, abartılı sözlerle övülen dizi dizi kitabın yazarları acaba kimlerdir diye baktığınızda, ülkenizin yazınsal ne değerleri varmış da yaşadığınız bu toplumda onları tanıyamamış olmak gibisine bir suçluluk duygusundan kurtaramıyorsunuz kendinizi. Tabii bu ölçüde de ağır baskı oluşuyor omuzlarınızda.
O zaman bir kez daha “yaratıcı yazarlık atölyesi” olgusunu geçiyorsunuz zihninizde.
Son birkaç haftadır “kök anlatı”, “sürdürülebilir edebiyat”, “atölye” paydasında üzerinde durduğumuz konular çerçevesinde bunları işlerken, anlatı sanatımızın gelişiminde bundan kendi paylarına yararlananların yazınımıza işlevsel açıdan vektörel katkı sunduğunu, ama her atölye katılımcısından buna dönük ille de katkı beklemenin hiç de doğru olmadığını görmüş olmalıyız.
Yaratıcılık nitelemi, bilimde, felsefede, sanatta kişinin kendi imzasıyla ortaya koyduğu özgün yapıya, “tek”liğe bakılarak getirilir. Kaba genellemeyle bu bilimde buluştur, felsefede bütünsel dünya kurgusudur, sanatta özgün yapıt üretimidir. Yine de bütün bunlar birer buluş bağlamında kendisini ele verir.
Büyü Bozumu: Yaratıcı Yazarlık (Can, 2004) adlı kuramsal deneme yapıtıyla, kurmaca yazarlığı dışında alanda önemli bir yere sahip Murat Gülsoy’un uzun yıllardan bu yana atölye kurucu konumuyla çalışmalar yaptığını bunu sürdürdüğünü biliyoruz.
Murat’ın, Beyhan Keçeli’yle söyleşisinde özellikle atölye deneyimindeki verileri de dikkate alarak bu çerçevede kuşkusuz bütün çalışmalarından damıttığı öngörülere, vargılara dayanarak öne çıkardığı kimi sözlerinden altını çizdiklerimi aşağıya notlar halinde aktarıyorum:
“Öykü ve roman yazmak bir sanattır. Dolayısıyla tüm sanatlarda olduğu gibi kişinin iki şeye sahip olması gerekir. Heves ve beceri. (…) Önemli olan insanın heveslerinin peşinden gitmesi ve kendini o alanda geliştirmesi. Yaratıcılık deneyimle kazanılan bir özellik. İnsan doğduğunda müthiş bir merak ve araştırma güdüsüyle dünyaya gözlerini açar. (…) Küçük bir filozof ya da bilim insanı gibi düşünen, sorular soran çocukların yaratıcılığı çevrelerini saran yetişkinler -bu öncelikle aile, ardından örgün eğitim, devletin ideolojik aygıtları vb.- tarafından iğdiş ediliyor. (…) Muktedirler ne ister? Her şey bu şekliyle kalsın, değişmesin, ister. Değişim statükoyu tehdit eder. Yaratıcılık ise değişimin motorudur. (…) Sanatla uğraşmak tüm bu üzerimize serpilen ölü toprağından kurtulmakla başlıyor. Dolayısıyla benim verdiğim yaratıcı yazarlık eğitimi de bu noktadan başlıyor; yani sadece kimi anlatım ve yazma tekniklerinin aktarımından ibaret değil. Zaman içinde kendini ve etrafını çevreleyen dünyayı farklı bir gözle keşfetmeyi öğreniyor yazmaya başlayan kişi. İçine doğru derinleştikçe dış dünyayı kapsama gücü de artıyor.” (Hece, Eylül 2024, Sayı 333)
Görüldüğü üzere yazarlık-yaratıcı yazarlık çok somut olarak birbirinden ayrılan iki kategorik yapı, gerçekten öyle, çünkü birine zanaat diyoruz ötekine sanat.
Murat Gülsoy, atölye kurucu bağlamında neyi yapacağının, neye sırt döneceğinin bilincinde kuşkusuz. Oysa atölye kurucu konumu taşımakla birlikte belki de bunun bilincinde olmayan, sonuçta atölyesini, katılanlarda gözlediği eğilim ortalamasına göre sürdürmeye girişenler var.
Bu yüzden gerçekleştirilen yazarlık atölyelerinde, en azından büyük olasılıkla bunların pek çoğunda böylesi bir kararsızlık yaşanıyor olabilir; bu yüzden de atölyeler, yazı başlığında vurgulandığı üzere zanaatla sanat arasında bir sarkaç hareketiyle kolan vuruyor da denebilir güçlü bir olasılıkla.
Biz bu yaklaşımı, meslek edindirme kurslarında ya da kişisel gelişim konusunda arayış içinde çaba sergileyen insanlarda gözlendiği üzere kısa yoldan bir an önce hayata atılıp ekonomik girdiye kavuşma özleminin yönlendirdiği bir istek, eğilim bağlamında alabiliriz pekâlâ.
Böyle bir olasılık çıkmasa önümüze, şu türden sözler de söylemezdi herhalde Murat:
“Düşünsel olan en nihayetinde anonimleşerek herkesin olur, sanat yapıtı ise kendi öznelliğini yitirmeden diğerleriyle etkileşimde bulunur.” “Ben okuru hiç düşünmem. İdeal okuruma doğru yazarım. Elbette gerçekte olmayan biridir ideal okur. İnsanın kendisine çok yakın bir zihindir. (…) Yazarken belirli bir okuru ya da okur profilini düşünmek ticari bir yazma faaliyetinin işi olabilir.”
Görülüyor ki yazarlık, yaratıcı yazarlık asla birbirine bulaşmadan apayrı kategoriler halinde yol alabiliyor. Bu durumda iyi bir yazar ille de yaratıcı yazar olacak anlamında bir genellemeye gidilemeyeceği gibi iyi bir yazar hiçbir zaman ticari yazma eyleminde kalem oynatamaz yönünde bir karara da gözü kapalı katılmamak gerekir.
Yaratıcı yazarlık atölyelerine katılmış kalem sahiplerinin ille yaratıcı yazar olması gerekmiyor, hatta yazarlığını beklemek de saçma onların. Dünyaya bakışta ufuklarının açılması, okurluğu bu açıdan yeniden yapılandırmaları bile büyük önem taşıyor.
Kişisel gözlemim o ki, dar bir çevre dışında insanların bırakın okurluğu, yazarlığı da önemsemediği ortada.
Yine de şunu bütün tarihsel süreçlerden taşıyıp getirdiğimiz veriler ışığında apaçık görebiliyoruz; hevesiniz varsa ilgi duyuyorsunuz, bunda kararlılık gösteriyorsanız ilerleyip yol alıyorsunuz, hevesinizi tutkuya dönüştürdüğünüzde ama alanda yaratıcılığın da önü açılıyor.
Bakın, yaratıcılığın önünün açılmasından söz ediyoruz, henüz yaratıcılığa gelmiş değiliz. Ne ki yaratıcı yazarlık böyle bir süreç işte. Yaratıcı yazar olmak için yola çıkarsınız, iyi bir yazar olarak kalırsınız, buna da ulaşamazsanız iyi bir okur da olabilirsiniz, böylece yola yeniden çıkmaya da hazır olursunuz fena mı?