
Tiyatro Epifani’nin sahnelediği Beyhude adlı oyunu izleyeli epey zaman geçti belki, ne ki göndergelerinden kalkarak dolaştığım farklı düşünce uçkunları, yazmak amacıyla masama geçtiğim her seferinde beni duraksattı, oyuna değgin yeni çengeller ekledi enikonu.
İzledikten hemen sonra yazsaydım bu kerte soğukkanlı çıkar mıydı bu metin kestiremiyorum ama araya bunca zaman girince oyunu yorumlamaya dönük olasılıkları, farklı biçimler üzerinden değerlendirmeye girişmek çok daha nesnel bir çözüm halinde öne çıktı.
Soru şuydu: Öyle ya Beyhude, bu addan kalkarak artalanda bir tersinleme bağlamında beyhudeliğin hayata aykırı oluşunu, bunun beyhudeliğini yani boşunalığını mı getiriyordu önümüze yoksa önde görünen, göründüğü yüzüyle beyhudelikteki etkimeyi, bundaki yayılımı vurgulayıp olgunun bu yanını serimleyerek sonuçta beyhudeliğin bir yazgı olduğunu mu?
Yoksa kavramsal açıdan beyhudeliğin olanaksızlığını, çünkü neyin karşılığı olarak alınırsa alınsın bize evrende ataletsizliğin, eylemsizliğin yani bir boşluğun olamayacağı mı göstermeye çalışıyordu sahne plastiğinden yansıyan gerçeklik kavrayışıyla? Çünkü Herakleitos hocanın ta kaç yüzyıl önce söylediği aforizmik o söz bir kapı açmamış mıydı zaten bu yönde gerçekliğin kurulumuna: “Her şey akar.”
O halde gelin en baştan alalım oyunu.

Bir Kadın Tiyatro Komünü Olarak “Epifani”…
“Epifani Sanat”ın Tiyatro Epifani olarak bir “kadın eylemi” bağlamında tiyatro yapmaya giriştiği açık. Ancak görebildiğim metinlerinde (bu arada sitelerini aradığımı, belki de beceriksizliğimden bulamadığımı ekleyeyim) buna değgin somut bir “söylem”le karşılaştığımı söyleyemem kendi payıma.
Topluluğun Beyhude için yazdıkları ortada elbette: “Beyhude, sahne önü ve sahne arkasıyla, tüm yaratım sürecini kadınların emeği ve estetiğiyle var eden bir kadın projesidir.” Burada oyunla sınırlı kalıyor “proje”, doğrudan kadın varlık öncülüğüne, daha açığı bir kadın-sanat komün eylemi olduğuna değgin vurgu yok. Buna karşın Epifani Sanat’ın da Tiyatro Epifani’nin de, izleyemediğim önceki iki oyunda erkek tiyatroculardan yararlandıkları gözlense de olguyu bu aşamaya taşıdıklarına göre, gerek sanat eyleminin gerekse tiyatronun, bir kadın yaratısı, estetiği, daha doğrusu buna dayalı kavrayış izinde bir kadın komünü halinde varlık kazanıp somutlandığı öne sürülebilir görece.
“Epifani”nin, topluluk tarafından, Yunanca karşılığı “belirme”, “ortaya çıkma” bağlamında dinsel ritüelin değişmeceli anlamıyla “farkındalık” olarak öne çekilip kullanıldığına bakarak, Farsçadan gelen “beyhude” sözcüğü üzerinde de uzun uzadıya düşünüldüğünü öngörmemiz gerekiyor zaten.
Yukarıdan bu yana aktardıklarım, aslında topluluğun bir biçimde bize hikâyesini de aktarıyor aynı zamanda, neden bir kadın tiyatro komünü olduğunu, dağarlarına neden Beyhude adlı bu oyunu aldıklarını.
Şimdi Beyhude’ye geçebiliriz artık.

“Beyhude”, Beyhude bir oyun mu…
Beyhude’yi Dilara Kavasoğlu, dramaturgisini de yaparak Maurice Maeterlinck’in Ariane’la Mavi Sakal adlı oyunundan uyarlayıp yazmış. Bu açıdan bakıldığında oyun, iki farklı toplumdan, çağdan gelen birbirini tanıma olanağı bulunmayan iki yazarın yaratısıyla sahneye taşınmış yapıt bağlamında alınabilir pekâlâ. Gerçekten hikâye, bir yandan Maeterlinck aracılığıyla başka topluma hatta mitolojik anlatıya dek giderken öte yandan Dilara yoluyla da günümüzde neredeyse katledilmeyi bekleyen bizim kadınlarımıza dek geliyor.
Biz sahnede görece işte bu farklı metni, Tiyatro Epifani topluluğundan Serenay İduğ rejisiyle izliyoruz. Topluluk, tiyatronun tanıtmalığında, oyunla ilgili not olarak, “Tüm çabaları beyhude olan kadınların hikâyesi,” nitelemiyle getiriliyor, ne ki kadın başkaldırısını da kilit altına alıyor böylece.
Böyle bir şey nasıl olabilir peki?
Sosyal psikoloji açısından bu beyhudeliğin neliğini temellendirmeye çalışırken yani bunun ne olduğu, bunu nasıl yorumlamak gerektiği düşüncesi çerçevesinde sosyal bilim deneylerine de başvurarak sorunsalın kökenine inmeye yönelmenin sayılamayacak yararı var.
Sözgelimi cam tavan sendromu örneğinden yola çıkarak kuramsal bir saptayımla işe girişilebilir. Bilindiği üzere 1960 sonlarında Dr. David J.Schwartz tarafından pirelerle yapılan “cam tavan” deneyimi, insanlarda da gözlenebilen sonuçlar ürettiğinden sosyal psikolojinin önemli verisi bağlamında alınmıştı. Yine bu yıllarda Martin E.P. Seligman’ın köpeklerle başlatıp sonrasında kediler, fareler, balıklarla sürdürdüğü deneyler sonucu ortaya koyduğu kuram da buna eklendiğinde özellikle kadınlarla ilgili ortaya farklı bir tablo çıkmıştı.
Ulaşılan kurama göre, koşulları aşamamaya alışma olgusuyla öğrenilmiş çaresizlik umarsızlığının kadınlara karşı eşitsizliğin temelini oluşturduğu yönünde ortaya çıkan gerçeklik toplumların gözünü açmış, bu yönde ayrı bir farkındalık yaratmıştı. Burada yer açmıyorum ama meraklısı Wikipediada konuyu araştırabilir.
Buna göre biz bu deneyleri, sosyalbilimcilerin bunlardan kalkarak ulaştığı kuramsal sonuçları göz ardı ederek Tiyatro Epifani’nin sunduğu Beyhude’ye yaklaşamayız, doğru olmaz.
O halde bir kez de sahne plastiğini aralayıp yoklamaya girişelim oyunu.

Sahne Plastiği Olarak “Beyhude”…
Sahne, Mavi Sakal’ın belki bir su kıyısı girintisinde, “kuyu”da kilit altında tuttuğu kadınların, oracıkta kumlarda kendilerini eleyip beleme görüntüleriyle açılıyor, seyirci böylece ilk elde sürekli kendilerini yetersiz görüp eleyen kadınları izliyor. Bu çıkışsızlığı bir türlü aşamayan, giderek bu aşamayışa koşullanan pire deneyinin kadın denekleri gibidir âdeta bunlar. Bu çıkışsızlık, bir yazgı halinde üzerlerine yapışmıştır sanki. Çünkü bir arayış da sergilemezler hiçbir zaman.
Bunu başarmış kadın yok mudur peki? Olmaz olur mu? Nitekim günün birinde bir örnekleme bağlamında bunu aşan kadın da çıkagelir zaten. Ama nice çaba gösterip çıkış yolunu apaçık aydınlatsa da öğrenilmiş çaresizlikle kıvranan kadınlar ne yazık ki, kendini kurtaran bu kadın varlığı bir türlü görmeyecek, göremeyecek, görmek istemeyecek, bulandıkları o kumda eleyip belenmeyi sürdüreceklerdir. Çaba boşunadır.
Kadınlarda Öykü Tulcu’nun koreografisiyle Alya Çelik, Ayşe Keseroğlu, Cemre Naz Gözütok, Selin Eresin, Sena Uslu, sessizliğin sürdüğü kumsalda kendilerini bir yazgıya teslim etmişliğin ıstırabını âdeta eriyik varlık halinde yansılayan kadınları, hiçbir ek soru gerektirmeksizin sergiliyor.
Kendine çıkış bulan, bulan değil yaratan, yaratısındaki hatta bu kutsama duygusunu öne çıkararak özgürlük ruhunu yansıtmayı da başaran oyunculuk örneğiyle kadın karakter, eriyik kadınlarda bunu başarıyla yansılayan kadınların üzerine bir örtü çekip çıkacaktır sonunda. Nereye? Anatanrıça soyundan aldığı güçle, ahlaksallıkla evrensel kadın özgürlüğüne kuşkusuz.
Oyunun ses / müzik tasarımında Ezgi Karadayı, Seda Kireççi, kostüm / dekor tasarımında Canan Altay katkısının da altını çizmeliyim.
Nice olanaksızlıklarla kuşatılsalar da bütün ülkeyi, yeryüzünü kuşatan enerjileriyle tiyatromuza taze soluk taşıyan bu kadın varlık topluluğunu, sevgili Serenay İduğ aracılığıyla selamlıyorum.
İyi oyunlar, iyi seyirler…
SADIK ASLANKARA