TİYAYTO: Yalnızlık Üzerine Bir Manifesto: “Konken Partisi”…

Tiyatrokare, sahneye yenice çıkardığı Konken Partisi adlı oyununda değil yalnız, dağarına kattığı, sergilemeyi sürdürdüğü tüm oyunlarında bir “umut dağıtıcısı” rolü üstlendiğini, bu ayırıcı tutumu özellikle kendisine seçtiğini, bunu işlevselliği açısından tiyatrosunun ana kolonu halinde belirlediğini çok ince çizgide gösteren, ötesinde bunu somutlamayı başaran bir topluluk.

Kurucu Genel Sanat Yönetmeni Nedim Saban da zaten öteden beri alabildiğine yaslanıp içselleştirdiği iyimser dünya görüşüyle, bunun baş pekiştiriciliğini sürdürüşüyle söz konusu dağarın yalnız sıkı bir belirleyeni konumunda değil, bu doğrultuda bunun toplum katlarında sunumunu da gönüllülükle üstlenmiş bir tiyatro Donkişot’u.

İşte bu mevsim çıkardıkları son oyunları bunu bir kez daha kanıtlıyor bize. D.L.Coburn’dan Seçkin Selvi çevirisiyle Nedim Saban’ın sahneye taşıdığı Konken Partisi, bu sıkışıklıkta taze bir soluk taşıyan havasıyla ilkin bunları düşündürüyor insana.

Gerçekten de bir cenderede salt soluk alıp vererek yaşamaya çalışan toplum, bu tür taze havalara gereksinim duymuyor olamaz. Nitekim oyuncuların final selamında,  kendilerini izleyen salondaki Atatürk fotoğrafına da öpücük göndermesi bunu ele veriyor. Peki boşuna bir umut dağıtma oyunu mu bu? Sonrası yok mu bunun? Gelin şimdi bunu deşelim önce…

Umut Dağıtmak ya da İyimserliği Örgütlemek…

“Umut”, bir “nesne”ye dönüştürülerek, âdeta bir “arkhe” halinde alınabilir mi, alındığında ne söylenebilir? O zaman bunun, yaşama güdüsünün tutkuya dönüştürülerek ölüme karşı bir yaşam savaşı, yaşam inadı bağlamında alınıp yerine geçirilmesi, konulması olanaklı hale gelecektir.

İşte Konken Partisi, bunu yani umudu konken oyunuyla nesneleştirmiş, böylelikle nesneleştirdiği umudun, yaşamın gözle görülebilir, elle dokunulabilir somutlukta seyirciye geçmesinin de önünü açıp bunun aracılığını yapmıştır. Hoş, bu izleği temele alıp işleyen gerek dünya tiyatrosundan gerekse bizden pek çok örnek gösterilebilir. Aynı şekilde öykü, roman edebiyat alanında da bunun sayısız örneğiyle karşılaşıyoruz zaten.

Sanatın bir işlevi de bu değil midir? Hele tiyatronun savaşa karşı barıştaki, emperyalizme karşı bağımsızlıktaki, sömürüye karşı ezilenlerdeki vb. doğrudan etkileri göz önüne alındığında bütün bunlar tiyatro sanatının, Konken Partisi aracılığıyla aslında bir tiyatral duruş yansıttığını, seyircisini de bu doğrultuda ölüme karşı hayatın yanında yer almaya, hayattan yana tutum almaya çağırdığını söyleyebiliriz kolayca.

Bu aşama, sanatın bireysel bir edim bağlamında alınmasının yolunu kapatan, tam tersine doğrudan bir toplumsal alışverişin ipuçlarıyla örülü bir gerçekliği, hiçbir kaçamağa fırsat vermeden yerli yerinde ortaya koyuyor. Tiyatronun bu doğrultuda öncü bir rol taşıdığını da asla unutmamak gerekiyor ayrıca. Sanat bu işte!

Gelelim Konken Partisi’nin bir oyun olarak sahnedeki tiyatral yerleşimine, sergilen estetik açılıma…

“Konken Partisi” ya da İki Oyuncunun Tangosu…

İki oyuncu aracılığıyla ayağa kalkan oyun saltık bir konken nesnesiyle bu ikilinin diyaloğu temelinde ilerliyor. Birbirini anlayan, birbiri için özgür yorum hakkı tanıyan, böylelikle birbirinin kişiliğini ortaya çıkarırken bunu olduğu gibi benimseyen bir tango havasında sürüyor.

Sonuçta ne mi oluyor? Çapakları arkalarında kalan ikilinin birbiri için nasıl da “uyar” hale geldiğini izliyoruz. Konkenle erkek kadın için, kadın da erkek için kendisini ötekine “uydurma”yı başarmıştır artık. İşte bu, sahneden seyirci paydasına geçen, yukarıda en başta dillendirilen “umut dağıtma” olgusuna dönük altı çizilecek vurgu bağlamında somutlanıyor diyebiliriz.

Kadınla erkekte, farklı koşullardan çıkıp farklı yollardan gelerek mütevazılığın ötesinde oldukça yoksul bir huzurevine âdeta sığınan, kendilerine dayanak arayan iki karakter olarak Melek Baykal’la Mehmet Atay’ı izliyoruz. İki büyük oyuncu, asla büyük oynamaya kalkmadan, ama oda tiyatrosu ölçüsünü dikkate alıp küçük oynamaya da girişmeden tadı dorukta bir oyunculuk örneği halinde tangoya çıkıyorlar.

İşte biz Melek Baykal’la Mehmet Atay’ın tangosu aracılığıyla bu “umut sunuluşu”nun tanıklığını yapıyoruz. Ancak bunda sahnedeki bütün nesneleri, bu kavramsallıkla birebir uyum içinde yerleştiren Barış Dinçel’in kurduğu çevre düzeninin, bunlarla uyum içindeki kostüm akışında Başak Özdoğan’ın, ışık gölge tasarımıyla bunlara gereken derinliği yükleyen Osman Aktan’ın, öteki yaratıcı ekibin rolünü de unutmamak gerekiyor. Yani umut, Nedim Saban’ın kucaklayıcılığında topluca dağıtılıyor diyebiliriz.

“Konken Partisi”; Bütün Zamanlar İçin Bir Manifesto…

Konken Partisi, işte bu yanlarıyla öne çıkarken seyircinin, doğrudan kendi hayatları odağında kuracağı bağa aracılık yapacağı için, artık toplumsal bir vicdan olarak somutlaşacaktır sahnede.

Nitekim böyle oluyor. Biz sahnede yer yer gülümseyerek hatta kahkaha atarak yer yer gözümüzdeki doluksamayla huzurevinde değil hayatın ta içinde sürdürülebilecek bu tangoya topluca katılarak, oyunun seyirciye yönelik işlevini de yerine getiriyoruz bir biçimde.

Yalnızlığa karşı Tiyatrokare’nin bu toplu manifestosuna katılırken salt bu yalnızlıktan kurtuluyor değiliz, yanı sıra bir umutla ayılmış, dirençle ayağa kalkmış birer bireye de dönüşüyoruz.

Yok huzureviymiş yok hayatmış, yaşammış ne gam, değil mi ki böylesi bir umut rüzgârını arkamıza almışız, kim korkar bunun yolunu kesenden…

Konken Partisi, umut tazelemek için, hele de şu zıpır günlerde iyi bir seçim. Aynı zamanda yalnızlığa hayır demek için de elbet! Bu nedenle oyun, yalnızlığa karşı bütün zamanlar için bir direnç manifestosu!

SADIK ASLANKARA