BAŞIMIN BELASI; ÖZGECİLİK…
M.Sadık Aslankara
(26.02.2026 YAZISIDIR)
Babamdan sıklıkla duyardım, âdeta yeri göğü titretip inletirdi Kurtuluş Savaşının yedek subay gazisi Kuvayi Milliyeci babam: “Diğergâm olmak efendim; insanlık budur!”
Üçüncü kişilere sesleniyormuşçasına böyle söylese de belliydi ki bana yönelik öğüttü ya da dersti bu.
Annem de onun tam tersine kardeşlerime beni gösterip, “El iyisi bu,” diye tutturur, ardından acıyla gülümser, tekerleme havasında sıklıkla şöyle söylenirdi: “Hah işte, el yiygisi yol çalgısı bu oğlan!”
Babamın sözünü ettiği Farsçadan aldığımız diğerkâmlık sözcüğünün Türkçedeki karşılığı özgecilik, elcilik.
Annem, bütün anneler gibi kendi yavrusunu koruma güdüsüyle hareket ederdi, oysa babam bambaşka koşulların içinden geliyor, Balkan bozgunu, Çanakkale direnişi, Kurtuluş Savaşı mucizesi deneyiminden süzüldüğü için sonuçta yaşanan bu toplumsal hengâmede hep koruyucu, verici bir tutum sergiliyordu. Annem, nasıl o yitik kuşakların yaşadığı cehennemden kurtulma çabasına benzer bir duygu içindeyse babam da bu insanları kurtarmak için canını dişine takan öteki Kuvayi Milliyecilerde gözlediğimize benzer kendilerinden geçmenin erdemini sergiliyordu.
Ben babamın yolundan gittim.
Uykusu Sakız’da Memet Fuat’ı şu tümcesiyle anmıştım:
“Bu oldukça garip bir tutum. Övünerek söylemiyorum bunları, övünülecek bir şey değil. Yazma gücünüz varsa bunu engellememelisiniz. Yazmak, yayımlamak gerekir. Ama ben kendimi hep engelledim.”
Memet Fuat’ın da öyküleri, romanları vardı, Cevdet Kudret’in olduğu gibi, ama kurmacalarıyla kendilerini ille göstermek gibi bir tutuma girmedi bu insanlar. Memet Fuat’ın diliyle söylersem, “iyi bir metni yayımlamak” da bu özgeci insanları pekâlâ mutlu ediyordu.
Bir yazarın salt kendi verimine dönük çabası hiç kuşkusuz edebiyatımız için de yazınsal bir katkıdır. Ancak, bu çaba, kendi yapıtları yanında başkalarının verimleri için de cansiperane emek veren insanların uğraşı yanında hiç kalır.
Selim İleri’nin yeri doldurulabilir mi bu açıdan bakıldığında? Günümüzde kendi dışına da çıkarak edebiyatımıza Selim’in ölçüsünde katkı verebilen kimi gösterirsiniz Tanrı aşkına, söyler misiniz?
Bu anlamda kendimi, saydığım bu insanların ardılı görüyorum, asla onlar ölçüsünde değil elbet, saydığım adların bir çömezi diyebiliriz ancak, çırağı.
Daha dün toprağa verdiğimiz Necati Tosuner, yıllar önce yitirdiğimiz Burhan Günel, benim sevgili iki arkadaşım durmadan söylediler: “Kendi yazılarına zaman ayır, asla ihmal etme!” Necati daha da ileri gitti hatta: “Bırak başkalarını yazmayı, kendi öykünü romanını yaz sen.” Selim İleri de kendi öykü romanlarımı ihmal etmemem konusunda aralıklarla uyarırdı.
Hiçbirine kulak asmadım. Bu yaşa geldim, babamın yolundan gittim yine de hep. Üstelik bu tutumun başıma bela olduğunu bile bile. Ama ben de “bu”ydum birader.
Kişiliğimdeki bu evrilişi, zamana karşı verdiğim savaşımla dengelemeye çalışıyorum bir biçimde. Bu durum yani başkalarının yapıtları üzerinde çalışmak, bunun için paralanmak evime, masama bağlı bir yaşam biçimini zorunlu kılıyor kuşkusuz.
Bu da insanın, kendisine zorlu, zorlayan bir yaşam dayatması anlamına geliyor. İşte bunu kırmak, içinde bulunulan koşullardan hoşnut olmak, mutluluk duygusunu yükseltmek amacıyla yıl içinde uzun sürelerle kendimi başka mekânlara taşıyorum. Bu doğrultuda İstanbul dışında uzun sürelerle Ankara, Eskişehir Antalya, Datça, Bodrum, Foça konaklamalarım oldu, oluyor.
On yıl önce Antalya’da sıklıkla görüştüğümüz bir yazar vardı, günün birinde Kaleiçi’nde gezinirken bir anda yuvarlayıverdiği sözüyle zınk diye durmuştum. Demişti ki: “Sen vermeye programlanmış birisin.”
Zinhar doğru olsa gerek.
Nitekim o yazara da az vermedim, öykülerinden dosyalarına, düzyazılarına, ötekileri söylemeyeyim, önemli olan bunlar.
Annesinin “el iyisi” Sadık’ı, o yazarın “hep vermeye programlanmış” diye nitelediği böyle bir adam işte!
Bu da benim, ne yapayım, değişeyim mi?
Ancak lafı döndürmeye gerek yok; çünkü bunun, benim için apaçık bir “baş belası” olduğunu biliyorum, görüyorum. Bu yüzden canhıraş çalışarak buna bir denge getirmek için çabalıyorum, o kadar, ama artık bunun sonuna geldiğimi söylemeden de geçmeyeyim.
Çünkü bir birim zamana sığıştırabildiğim okuma yazma, bunun yanında gündelik işler, geçmiş zamanlarıma göre gün günden düşüyor, verim denetimi olanaklarım azalıyor.
Nitekim bu onuncu yılında sitemizdeki perşembe güncellemelerini sonlandırıyoruz artık.
Bu süreçte herhalde tiyatrodergisi.com.tr’deki yazılarım da sonlanacak büyük olasılıkla.
Baksanıza elde kalmış belgesellerimizi de tamamlayamadım.
İyi de kendi arşivimdeki belgelere, tüm kitaplarıma, dosyalarıma da göz atmam gerekmeyecek mi? Salt karıştırmaktan, kabaca göz gezdirmekten söz ediyorum o kadar, ölmeden önce yapmam gerekenler arasında bunlar da yok mu? Hiçbirinden vazgeçmeden işlerimi de hâlâ sürdürürken ne yapmalıyım?
İyi de bütün bunlar için nefes kadar bana gerekli o “zaman”ı nasıl yaratacağım, ya enerjiyi?
Durun hele, bitirmedim söyleyeceklerimi.