ELİNKİNİ OKUMAZ KENDİSİ OKUNSUN İSTER…
M.Sadık Aslankara
(05.03.2026 YAZISIDIR)
Önce de yazdım.
Geçmişte kalem oynatan ama şimdilerde hiçbir yayında imzasına rastlamadığım Antalyalı o yazarın beni tanımlamak için kullandığı “vermeye programlı” veya özgeci, elci biriyim ya, sonuçta verimleri üzerine kalem oynattığım sayısız yazar, tiyatrocu, sinemacı kadın-erkek sanatçı bunun tanıklığını doğallıkla yapabileceği için bu yazıya ne tepki vereceklerdir doğrusu kestiremiyorum.
Bu kişilerin kendilerine ya da onlar aracılığıyla verim alanlarına yönelik emeğim, çabam karşılığını buluyor mu dersiniz?
Çok açık söyleyeyim: Bir birikimin yansıması bağlamındaki çabam, emeğim ne bu kişilerin kendilerine ne verim alanlarına yarar sağlıyor, bu arada kendime yönelik bir karşılık da bulamıyorum ne yazık ki.
Ha, burada şunu kastetmiyorum elbette; ortaya çıkan bir enerji, hiçbir zaman yoksanamaz kuşkusuz. Bu doğrultuda bu çalışmalarımın kendime yararı olmaz mı hiç? Masasında ya da dünyasında sürekli okuyup yazan, düşünüp tartışan, bireşimler öne sürüşler getiren, sonuçta kendi entelektüel dünyasında kendisini kuramsal, eylemsel anlamda sürekli geliştiren biri olmanın kişiye kazandıracağı niteliksel birikim yadsınabilir mi?
Bu anlamda ben kendi düşünsel dünyamın yarattığı havuzdaki bu suyu farklı kaynaklardan sağladığım biriktirmelerle hem sürekli değiştirir hem çoğaltır hem gitgide daha da berraklaştırırken aynı zamanda emek verdiğim alanlara dönük birikim düzeyimdeki çıtamı da kendi çapımda enikonu yükseltiyorum bir biçimde.
Kişisel alandaki kazancım bu benim. Bunca emeğin karşılığı daha da olgunlaştırıp olabildiğince erdirmek kendimi; insanın okuyup yazmalarının yararını görmemesi olası mı? Bu, özgeci ruhumun bir bakıma işte bana sağladığı dünya kadar büyük kazanç aynı zamanda.
Şimdi bir de bu konumun karşısına hizalanmış ötekileri düşünün…
Başkalarını okumaya bir türlü gönül indirmeyen, hep kendisinin okunmasını bekleyen sömürge valisi kılıklı zibidiler, kendilerini nasıl geliştirebilir, söyler misiniz? Beyin, kendi kendine dolan emme basma tulumba değil, boşaldıkça kendisini yenileyen bir örgenimiz de değil…
Sonuçta öykü, roman da, şiir oyun da bir öğrenmenin sonucu olarak yazılıyor, bırakın bunu, okuyup yazmanın kendisi de zaten bir öğrenme sonucu ortaya çıkmıyor mu?
Yayımladığı tek kitabıyla kalıcılaşmış kimi imzaların, işlerini çok iyi öğrendiklerini, bu türdeki verimleme, sanat yapma, yapıt üretme bilgisini çok iyi yansıtıp sundukları öngörülebilir.
Yazma edimi eğer bir yarısıysa bu olgunun öteki yarısında okuma yer alıyor. Diyelim hep yazmışsın da okumamışsın hiç, ne işe yarar bu? Süreç, bir bütün çünkü, ancak böylesi bir bütünlükle yol alınıp ilerlenebiliyor. Öykü roman artık ne yazıyorsan, hiç değilse yazdıkların oranında okumalısın ki karaladıkların işe yarayabilsin gerçekten; anlatına renk gelsin, öyle ya metnin eli yüzü açılsın, bakılır bir güzellik sergilesin, değil mi ama?
Yazanın eylemine onun yapıtı üzerine yazan kendime değindim de alanla ilgili yanı boş kaldı.
Eleştiri alanının gitgide akademi çevresine kaydığını, akademisyenler dışında yazınsal eleştiri konusunda neredeyse pek kimse kalmadığını söylemek olası, eğer abartı bağlamında alınmazsa.
Peki akademisyenler ne ölçüde itibar ediyor, yazar veya kitap üzerine kaleme getirilenlere?
Bunun sağlaması, bu yazılara dönük atıflar ölçü alınarak yapılabilir pekâlâ. Ama ben, bu örneğe uygun kendi yazılarımdan kalkarak söylersem, bunun anmaya değer bir veri halinde görünmediğini ekleyebilirim gönül rahatlığıyla.
Oysa yazar ya da yapıtı, öyküsü, romanı diye vurgulayalım, bunun üzerine kaleme alınan yazının edebiyata dönük bir katkısının olamayacağını söylemek hiçbir mantıksal çıkarsamayla açıklanamaz.
O zaman iş, dönüp dolaşıp yazarın kendisine geliyor. Örnek alanımız edebiyat ya, buradan sürdüreyim.
Bir özet şimdi: Yazar, okunması dileğiyle öykü roman bir yapıt üretiyor.
Ben, diyelim, yazarın yapıtını okuyorum, bunun üzerine farklı düşünceler deşip üreterek yazılar yazıyorum, kendi payıma okuma, yazma eylemi büyük katkı sağlıyor; bu eylemden damıttığım biriktirmelerim, o güne dek getirdiğim birikimimde yeni bir çentik atıyor, alabildiğine değer de yüklüyor.
Aynı şekilde bu yazıyla edebiyat alanı da kazanıyor, akademisyen görmeyebilir ya da gerekli ağırlığıyla bunun ayırdına varamayabilir, ancak söz konusu metin, artık yazınsal alana katılmıştır. Böyle bir yazının, akademisyenler görmediği için alana katılmadığını düşünmek olanaksız. Yıllar sonra da olsa o yazı, varlığını koruyacaktır çünkü.
Sıra geliyor yazara. O, başkasını okumuyor, hep kendisi okunsun istiyor ya, bu yüzden uçamıyor da zavallı. Daldır çıkar boyacı küpü değil çünkü yazarlık, öyle zırt pırt girip çıkılacak alan hiç değil.
Necati Tosuner, otuz yıl kadar önce şöyle demişti: “… Herkes öykü yazabilir. Yazanı rahatlatan… Kendine güven sağlayan bu sevinçten herkes yararlanabilir. Ama, okur karşısına çıkıyorsan, ‘yazar’ olmalısın. Demek ki, ‘yazmak’ yazar olmaya yetmiyor. (…) Edebiyat, kendini onun için feda etmeyene yüz vermez.” (Varlık; “Ustaların Seçtikleri”, Haziran 1999, sayı 1101)
Kendini feda etmiyorsan edebiyat için nah! Yazdığın çocuk sipsisi kadar, ama Zencinin sukabağı sapı gibi konuşup okunsun istiyorsun. Yemezler yavrum.
Buna dönük somut kimi örnekler vermezsem rahat edemem. Haftaya…