TAMAMLAYAMADIĞIM BELGESELLERİMİZ…
M.Sadık Aslankara;
(19.02.2026 YAZISIDIR)
Diyelim kaleme aldığın öykün romanın yarım kalmıştır, hadi bu bir yana diyelim, yarım kalan resmin heykelin de, filmin müziğin de tümünü bir biçimde tamamlama şansı yakalayabilirsin yine. Seni enikonu çalışmandan koparan araya girmiş o melun zamana karşın eğer kararlıysan, yapıtı tamamlayıp ortaya koyabilirsin, bu sonuç seni tamı tamına doyuramasa da.
Çıkardığın işi beğenmeyebilirsin elbet, ama sona ulaşmışlık duygusu yok mu, hedeflediğin çalışmayı noktalayıp rahatlayabilir, kendini kandırmak pahasına bile olsa yaşayabilirsin bunu görece. Sonuçta kişisel tatmin, ne denebilir başka?
Kazın ayağı uzaktan böyle görünebilir kuşkusuz, bir başka boyutta ama yarıda kalan, tamamlanamadığı halde öylece bırakılan yapıtlar ya da sanatsal çalışmalar aslında karmaşık bir sanatsal üretim sorunsalının dışavurumu bağlamında da alınabilir pekâlâ. Demem o ki bu konu, ciddi bir sanat sorunsalı boyutunda tartışılabilir.
Yazarlığımda çalışmalarımı özgürce tamamlama, ara verme gereği duymadan bunu sürdürme olanağım bulunduğu kestirilebilir kolayca, öyle ya ne karışan vardır ne de seni engelleyen, yeter ki sıra dışı bir engel çıkmasın, yoksa kolektif zorunluluk gereği ortaklık gereksinimin de yoksa eğer, oturursun masana, yazarsın.
Ancak tiyatro, sinema dallarındaki sanat üretimi, müzikte orkestrasyon yaratısı zaten “kolektif” nitelik taşıdığından bu alanlarda tek başına işin altından kalkabilmen olanaksız, tek kişilik gösteride oyunculuk da yapsan değişmez bu gerçeklik.
İşte bu yüzden belgeselin üretim sürecine dönük satırlarımda, “ben” değil de “biz” sözcüğünü kullanmaya geçiyorum, buna göre belgesel filmlerimizi birlikte omuzladığım bir “ekip”, grup var, çok belirgin görünmese de böyle bu.
Başta on yıllardır belgesel üretiminde yapım yönetmeni, kameraman, kurgucu konumuyla adını adımla andığım Okan Çançin var. Aynı şekilde görüntü yönetmenimiz Can Özcan’ı de yine aynı duygularla anmam gerekiyor. Bir üçlü olarak hemen bütün belgesellerimizde, yer yer kimi belge filmlerimizle iş filmlerimizde bile değişmeyen bir gerçek bu.
Bir yapıt üzerine çalışırken bunu yarıda bırakmayı kim ister, kim bu yoksunluğu içine sindirir?
Belgesellerimizi tamamlamayı, hiçbir eksik bırakmamayı ben de isterdim elbette. Şuracıkta anmayı gerekli gördüğüm dört belgeselden söz edeceğim, bu dördü dışında herhangi tasarım, planlama yapmadan rastlantıyla çekimlerine başlayıp ardını getiremediğimiz ya da belgesel için apansız bir ışık görüp hele başlayalım arkası gelir, sonrasında el atıp ayağa kaldırırız diyerek üzerine mim koyup birkaç çekimle sonraya bıraktığımız çalışmalarımız da olmadı değil. Bunlar değil kaygım, bunları birer belgesel eskizi bağlamında almak olanaklı.
Ne var ki sözünü edeceğim belgesellerimizden ikisi, âdeta kurgu aşamasına gelmişken olanaksızlıktan yol alamamak, ilerleyememek, daha çok da koşulların el vermemesi nedeniyle âdeta başımıza çöktü, boynumuzu bükerek, öylece kaldık çaresiz.
Bu çalışmalarımızdan ilkinde Kütahya Çavdarhisar’daki Aizonai antik kentinde ören yeri bekçiliği yapan Nâzım Bey’in yaşamöyküsüyle eşlik içinde, onun öznel bakışıyla antik kentte gezinirken bir memurun yaşamöyküsünden sızan ayrıntılarla farklı bir kültürel alışveriş çıkacaktı ortaya. Bu amaca kilitlenmiş halde Nâzım Beyle yakın ilişkiler de geliştirerek birkaç yıl arka arkaya, takipliliğe dayalı çekimler yaptık, ama yazık ki arkası gelemedi bunun.
İkinci belgeselimiz, Ardahan’dan İstanbul’a taşınmış, ama bir süre sonra yeniden Ardahan’a dönüş yapmış bir ailenin oğlu Berkcan odağında bir kültürel değişim hikâyesi getirecekti. Çekimlere başladığımızda Berkcan ilkokula gidiyordu. Birkaç yıl boyunca onu izledik. Okul günleri, sünneti, babasının Ardahan’da açtığı plastik doğrama atölyesinde ona yardımı, kent içinde farklı kültürel ortamlar içinde yer alışı, pek çok çekim yaptık. Ne yazık ki Berkcan belgeselinin de arkası gelemedi, öylece kaldı.
Özetle neredeyse kurgu aşamasına ulaşan bu iki belgeselimiz de birer ölü halinde serildi öylece yaşamımızın ortasında.
Öteki iki belgeselde yolun başlarındaydık henüz, bunlardan ilkinde bir sanat-kültür öncüsü İnci San’ın yaşamöyküsü eşliğinde ülkemizdeki yaratıcı drama çalışmalarına eğiliyorduk. Çekimlere de başlamıştık, arkasını getiremedik ama.
Yola çıktığımız dördüncü belgesel çabamız da yine sanat odaklı bir çalışmaydı. Türk tiyatro tarihinde önemli bir sayfa halinde yer tutan Genç Oyuncular topluluğunu ele alıyor, aradan geçen on yıllar sonra amatör tiyatro olgusuna dönük bir yaklaşımla konuya eğilmeyi hedefliyorduk.
Yukarıdaki örnektekine benzer biçimde bunun için de cılız bir iki çekim ardından iş çöktü, olduğu gibi kaldı.
Bir hayalim de yaptığımız Ormanım belgeseli ardından bununla örtüşen üç belgesel daha gerçekleştirmekti: “Toprağım”, “Suyum”, “Soluğum”… Bunlar da salt bir hayal olarak kaldı.
Merak edenler you.tube’da Ormanım’ı izleyebilir, hiç söz kullanmadan yaptığımız bir belgeseldi. Bununla uyumlu, birbirini bütünleyen dört belgesel.
Haldun Taner üstat, demişti ya hani, gerçekleşmeyen düşleri için:
“Benim de yazmayı kurduğum pek çok hikâye var kafamda, yazabilirsem ne âlâ, tamamlayamasam dünya bir şey kaybetmez ya?”
Belgeselle girdim “Veda Yazıları”na, bu yazılar benimle kalanları, bende kalanları, yetmişliklerimi yetmemişliklerimi ele alacak; edebiyattan tiyatroya, belgesellere uzanarak sürecek…
“Son yazı”ya dek…