VEDA YAZILARI; TİYATROYA UYANMAK…

TİYATROYA UYANMAK

M.Sadık Aslankara
(19.03.2026 YAZISIDIR)

“Denizli Tiyatrosu Belgeliği”, çaresiz bomboş kalacak, Okan Çançin’le ayağa kalkmıştı arşiv, o gitti başıboş artık. Önümüzdeki yıllarda üniversitelerin ilgili bölümlerinden referansla gelenlere bu arşivi açacağım bilinsin yeter.

Yaşamda tiyatroya gözünü açan; doğmak da diyebiliriz buna, bir çırpıda anlar tiyatroyla uyandığını. Uyanma olgusunu sanatın tüm verim alanlarına yayıp genişletmek olası, öyle bir uyanmaktır işte, çünkü doğurgan anasanattır tiyatro, bütün sanatları besler emzirip geliştirir, öyle bağırkucak, öyle süt.

Oyuncu adayına, bu işe girişmeden, “sanatsal verim”in ne mene bir “şey” olduğunu deneyleme şansı, olanağı sunar işin başında daha.

Çünkü oyundur, basbayağı bildiğimiz oyun. Bırakın sanatı tüm yaşam oyun değil midir; tiyatro, bu yolla yaşam kılavuzluğu yapar aslında, her birimizi, yaşadığımız evrenin oyuncusu kılar, salar topluma.

Ne müthiş bir nimettir ama, sözcüklere sığmaz! İnsan varlığın bilince gelip erişimi, bilinçle doluşudur, tiyatroyla doğuşu.

Hele düşünün, işin başında yola bile çıkmadan, canlandırılacak kişinin yaratılma sürecine dönük tüm tasarımların oyuncu tarafından deneylenebilmesi nasıl büyük bir mucizedir, varın hayal edin. Hayat, bütün oluntularıyla âdeta provaya alınmıştır. Hangi babayiğit kalkabilir hayatın provası altından?

Öyküde romanda yaratım süreciyle kavrulurken, üzerine üzerine gelen dalgayla boğuşan yazarın, işleyeceği bu anlatı kişisini karakter bağlamında yaratmaya girişirken laboratuvarında bunu deneyleme, nesnel açıdan sıcak bir tepkimeyle sonucu tartma olanağı bulunmaz. Bu türden yüzleşme için, bunu kendi dışına çıkarıp somutlama, bu biçimiyle deneme şansına sahip değildir. İkircimdedir bu nedenle yazar, hep küşüm içinde.

Oyuncu yalnız başına role çalışarak ulaşmaz elbet sonuca, rol arkadaşıyla birlikte kolektif paslaşmayla canlandıracağı kişinin, o zamana dek erişemediği gizlisi saklısı ne varsa bunlara da erişir bir güzel.

Yazar, ürettiğini, kendi dışında, salt görüş almak amacıyla başka bir göze, beyne sunduğunda sınırlı da olsa katkı almaz değil, ama bu deneyleme, olguyu yazarın kendisine bulgulatmak anlamına gelmez hiçbir zaman.

Bu yüzden insan tiyatroya uyanırken yanı sıra sanata uyanır, sanatla uyandığının ayırdına varır, sanatının sağlamasını yaparak hedefine doğru bir sağlam adım daha atar.

Tiyatroyla değilse de çalışmalarını oyunla içlidışlı sürdüren yazarlara, sanatçılara bakın, şiirle uğraşanlar nasıl farklılık sergilerse onlar da kendilerini ayırır ötekilerden, metne egemenlikleri uzaktan bakıldığında bile anlaşılır kolayca.

1963’ten sonra 64-65’te lise yıllarımda sahneyle tanışmak, yaşamıma giren bu ilk sahne deneyimi şallak mallak etti bir anda beni, evet sahne görünürlük kazandırmıştı bana, ergenlikte güzel, tamam, ne ki daha önemlisi, büyünün hangi süreçlerden geçerek ortaya çıktığını sezinletmişti aynı zamanda.

Tiyatroya uyanmak tiyatroyla uyanmaya dönüşmüştü sonrasında.

Nitekim yazmak için çabaladığım o süreçte yazıyla yoğrulurken bunun etkisini birebir yaşadım diyebilirim, tiyatro yaptıkça yaptıkça öykülerim de değişiyordu alabildiğine. Tiyatronun beynime dolanan enerjisiyle, önceki koşullanmalarda buzlanmış yaratı kıraçları çatırdamaya koyuldu, derken yeni bir yaratı ufkunun kapıları aralandı.

Bu kapıda beliren ufka doğru böylece adım atmaya başladım. Eh, yaşam dediğin ne ki zaten, kısa da söz mü, biliyoruz kırpkısa. Ama sanatın sonsuzluğunu, gücünü böyle kavradım. Çok sonra öğrendim bunun meselini.

Hangi yaşta olursanız olun ilk tiyatroya uyandığınızda yaşarsınız yine de bunu. Olgun yaşlarında tiyatroya doğanlar da bunu deneyleyebilir. Diyelim ben ergenliğimde, yeniyetmeliğimde yaşamışımdır bunu, başkası daha geç yaşlarda da yakalayabilir bu olanağı, erkenmiş geçmiş önemli mi, neden olmasın ama?

Demek tiyatroya doğan tiyatroyla uyanıyor. Bu olgu bir tiyatral gerçeklik halinde yaşanıyor hep.

Eylemli tiyatro yaşamımın son halkası DE-Tİ Denizli Tiyatrosunda bunun Ankara uzantısı de tiyatrosunda bu gerçekliğin birebir tanıklığını yaptım yine.

Fareli kentin tiyatro kavalcısı olarak peşime takılan üç beş gençten kiminin sonraki tiyatro mevsimlerinde farklı amaçlar gözeten, gelecek peşinde koşan, korunaklı liman, güvenli köşe, rahat yatak, fiş basan masa, koltuk, istasyon bekleyen gençlere dönüştüklerini görebildim süreç içinde.

Yuh desem de sonradan sonraya hemen hepsi maddi beklentisine kavuştu, hatta kimileri voli vurdu, kendilerine farklı yaşamlar kurdu, kimileri alavere dalavere işlere karıştı, ama tiyatro affeder mi, Murat Ergür kaldı ayakta oyuncu, defterden sildi ötekileri, bir ikisi dışında hayatın provasında da yoklar zaten.

Yaptığı sanattan bir karşılık alabilir insan, çok da mutlu olur. Ne var ki böyle bir beklentiyle sanat yapılmaz, sanat, kendisini yaşam biçimi kabul eden insanı arar ama bunun karşılığında ona hiçbir somut, maddi karşılık için söz vermez, tam tersine yaşam boyu yükümlülük bindirir sanatçı adayına.

Neyseniz, sanat bu değeriniz kadar kucak açar size. Sanatta şans yoktur asla. Gününde gülmüş gibi yapabilir yüzüne, ama ölünce kimse dönüp bakmaz, bunun tam tersi yaşarken acılarla kıvranırsın, ama sonrasında seni saygıyla anar.

Sonuçta kendinizi ararsınız sanatla yeniden yaratabilmek için. Yontunuzu. Arayıp sağaltacağınız, dinginliğe kavuşacağınız bu sığınakta.

Sanatta define aramaya kalkışmak nasıl felaketse definecinin tutkusundan aşağı kalmak da o kadar bela. Unutma bulmakta değil hüner, arayışların yalvacı olabilmekte sanatta, bırak buluşu, reçeteler sunup buyurgan laflar etmeyi.

Sanat işte orada, seni sonsuzca arayışa çağırıyor, kısacık ömrünü buluşla heba etmek yerine arayışlarınla donat!

Her seferinde yeniden çık yola!