SÖYLEŞİ; M.Sadık Aslankara Söyleşisi – İlkay Tuna

Sanata Adanmış Bir Yaşam: M. Sadık Aslankara
İlkay Tuna

Sadık Aslankara çok yönlü bir sanat insanı. Yazar, tiyatrocu, belgesel sinemacı kimlikleriyle tanınan Aslankara, 12 Aralık 1948’de Sarayköy’de (Denizli) doğdu. Sarayköy’de başlayan eğitimine Denizli ve İzmir Namık Kemal Lisesi’nde devam etti. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü mezunu.

İlk öykü ve yazıları 1965’te yayımlanmaya başlayan Aslankara, 1968’de Ankara’da Halk Oyuncuları Sahnesi’nde (HO) profesyonelliğe adım attı. 1969’da Vasıf Öngören ve arkadaşlarıyla kuruluşuna katıldığı Ankara Birliği Sahnesi’nin sermayesini koydu, kısa süre sonra da gruptan koptu. Profesyonelliğe adım attıktan yirmi beş yıl sonra 1993’te, yine Ankara’da eylemli tiyatroyu bıraktı, ancak alanla bağlarını hiçbir zaman koparmadı.

Aslankara, eylemli tiyatroyu bıraktığı 1993’ten başlayarak yazarlığını daha da yoğunlaştırdı ve on yıllık bir çalışmanın ardından 1994’te belgesel sinemada yönetmenliğe geçti. 1976’da itibaren TRT Televizyonları için senaryolar, metinler yazdı, danışmanlıktan sunuculuğa, oyunculuğa kameranın önünde, arkasında dört yüzü aşkın yapımda görev aldı. Ayrıca iki yıl boyunca da TRT İstanbul Radyosu’nda kitap tanıtma programları sundu.

1983’te başlayan belgesel sinema çalışmalarına 1994’ten itibaren belgesel yönetmeni olarak devam etti. Okan Çançin’le 1997’den bu yana gerçekleştirdikleri bağımsız-yoksul belgesellerle alanda adını duyurdu. Aslankara’nın kimi öyküleri Selim İleri, Nursel Duruel, Semih Gümüş tarafından seçkilere alındı, kimi oyunları farklı topluluklarca sergilendi, kimi belgeselleri ise geniş izleyici kitlesine ulaştı.

2003’ten bu yana Cumhuriyet Kitap’ta “Kitaplar Adası”, 2005’ten bu yana da, sürekli göründüğü Tiyatro Tiyatro’da, “Sadık Seyirci” başlığı altında yazan, derginin yayınına son vermesi üzerine, www.tiyatrodergisi.com.tr’de yazmayı sürdüren Aslankara, 2004’ten bu yana İstanbul’da yaşıyor, yanı sıra farklı zamanlarda Bodrum, Datça, Antalya’da (Lara) ve İzmir’de yaşamayı sürdürmekle birlikte Ankara’yla bağını da koparmıyor.

Uykusu Sakız (Can Yayınları, 2001) adlı yapıtı 2002 Yunus Nadi Öykü Ödülü’ne değer görüldü. Cicoz’la (Can yayınları, 2008) öyküye yeniden dokunan yazar, roman türünde de yapılara imza attı. Bin Yüz Bir Giz (1. Basım Ümit Yayınları, 1993, Can Yayınları, 2013), Selgesus’ta Buse (Ümit Yayınları, 1996), Sığınak (Can Yayınları, 2003), Le (Can Yayınları, 2010), Ömürdeğer (Can Yayınları, 2014), Şano (Can Yayınları, 2017) adlı romanları ve Çat’la Pat (BU Yayınları, 2006), Toplu Oyunları 1 (Mitos Boyut Yayınları, 2011), başlıklı oyunları ve sayısız belgesel yapıtıyla sanat yaşamına soluksuz devam etmekte. Aslankara, www.sadikaslankara.com adresli internet sitesinde de görüş ve çalışmalarını sergilemekte.

2018 yılının başlarında Dünya Öykü Günü nedeniyle ODTÜ’de bir panele katılan Aslankara, Nisan ayı içinde de Süreyya Köle ile gerçekleştirdiği bir etkinlikle Ankara okuruyla buluştu. Biz de Patika olarak kendisiyle söyleşme olanağı bulduk.

– Yapıtlarınızı soluksuz okumuş biri olarak; sözcük türetmede ve ikilemelerde yaptığınız küçük değişikliklerle anlamı güçlendirmedeki yaratıcılığınızı çok sevdim. Yazarın Türkçeyi zenginleştirmede bir görev üstlendiğini düşünürüm ve sizinle bu konuda aynı fikirde olduğumuzu sanıyorum. Ne dersiniz?

Her insan tartışmasız birer anlatıcı aslında, eli kalem tutuyorsa, yazabilir de basbayağı, bu, anlatıcı olduğu gibi yazıcılık da yapabilir anlamına geliyor. Şaşırtıcı olan, kendisine yazar demeyi içine sindirmiş birinin, bu rolü üstlenirken dile dönük hiçbir çaba göstermeye gönül indirmeyişi bir türlü. Yazadurduğu dili, yazarlık için yeterli görmesi. Sorun tam bu noktada. Yazarların çok büyük bölümü anadili yeterli görüyor. Oysa bir yazar için anadil ilinektir, kendi dilini kurmanın, ona girmenin, onu geliştirmenin eşiğidir.

Bu demek değil ki anadil yazın için uygun değildir, hayır, bir yazar, içinde büyüdüğü anadille yazar, ama herkesin tepinmelik kullanmalık orta malına çevirerek iletişimde, bilişimde, üleşimde, paylaşımda, paslaşımda şurada burada aklına geldiği gibi, aklına gelen biçimiyle kullandığı dille değil ama. Kendi yapıp çattığı dille yaratır.

Sonradan öğrenilmez bu dil, anadille birlikte, ona koşut ama ondan ayrı olarak tamamen kişinin kendi yaratı alanı bağlamında kurulur, çatılır, geliştirilir ona gitgide yükseklik kazandırılarak da öylece sürdürülür ölene dek. Sevişip dövüşmediğiniz, düşleyip ölüşmediğiniz bir dille ne büyü karabilirsiniz ne de yaratı kurabilirsiniz çünkü. Bu yüzden diyorum ki bir yazar kendini yarattığı bu dil rahminde tutacak hep. Kendi dilini korumanın da biricik yolu bu aynı zamanda. Yalnız bu da değil. Anadile borcu bu, adına “yazar” dediğimiz kişinin.

– Öykü yapıtlarınızda bölüm başlıklarının ve öykü adlarının uyaklı olduğunu fark ettim. Farklı olarak Cicoz’da öykü adları, “Mazı” bölümünün dışında karşıt zaman adlandırmalarıyla verilmiş. Okuyucuya şiirsellikle birlikte bilmece ya da gizem duyumsatarak ilk sayfayı açmasını sağlamayı çok şık ve zekice buluyorum. Amaç bu muydu, yoksa ben yanılıyorum da, siz farklı bir ileti mi vermek istediniz?

Anadil, yazar için bir ilinek konumu taşısa da yanı sıra yazarla dilini karşılıklı olarak birbirine bakışımlı hale getiriyor kuşkusuz. Yazar o dili nasıl yaratıyorsa yazarla okur arasında da böyle bir bağ oluşuyor. Bir yandan kendi okurunu belirleyip, yapılandırıyor yazar öte yandan yapılandırdığı okur da dönüyor, bu kez kendini yaratan yazarı etkileyip onu yeniden yapılandırabiliyor.

Kendi okurunu belirledikten sonra onun yeri, niteliğiyle, konumu yaklaşımıyla ilgilenmemeli artık yazar. Zaten sizin hedefleyip belirlediğiniz okurdur bu, ona karışma hakkınız ortadan kalkmıştır bu nedenle. Siz o okur için yazmaktasınızdır, yazmış, yapıtınızı önüne bırakmışsınızdır. O ne derse der, siz laf söylemek yerine susma hakkı kullanabilirsiniz olsa olsa. Tersine sizin onu dinlemeniz aşamasına geçilmiştir diyalektik ilişkileniş düzleminde çünkü. Bu nedenle bir önce okurunuzu dinleyip anlamaya, söylediklerinden dersler çıkarmaya çaba harcamanız gerekir akıllıca tutumla.

Bugüne dek hiçbir okuruma ya da izleyicime, seyircime yani sonuçta alımlayıcıma, ben bu kitapta, oyunda, filmde şöyle yapmak istemiştim, şunu demek istemiştim gibisinden zavallı tutum sergilediğimi anımsamıyorum. Başaramamış, yapamamış, üstesinden gelememiş olabilirim. Hadi diyelim, kimi olumsuzluklar nedeniyle koşullar elvermemiştir buna, ama yine de dinleme aşamasında kalırım, ötesine gitmem. Elbet kimileyin Eco’nun da dediğine benzer gereksiz, aşırı yaklaşımlar çıkmaz değil insanın karşısına, ama olgunluk göstereceksiniz yine de. Çünkü yazarla okur, birbirine “benim yazarım”, “benim okurum” demişse ana oğul, baba kız gibidirler artık. Birbirlerine katlanmayı da öğrenmek zorundadırlar.

Bunca sözü neden söyledim; sorunuza karşılık, siz nasıl görüyorsanız, öyledir, demek için.

– Birçok öykücü yapıtlarını size ulaştırıyor. Okuyor, emek veriyorsunuz, bu açıdan öykücülerin kesinlikle size minnet borcu var. Yetinmiyor, “Öyküdenlik” köşenizde yer veriyor ve kimi zaman eksikliklerini büyük bir nezaket ve incelikli tümcelerle dile getiriyorsunuz. Bunca öykü kitabının size aktığı göz önününe alınınca; yazın dünyasında öykünün nabzını en doğru ve en iyi tutabilen kişilerden biri olduğunuzu düşünüyorum. Öykü nereden geldi ve günümüzde nerede?

Öykücülüğümüzün son yıllarda genç yazarlar aracılığıyla kazandığı ivmeyle tiyatroda, sinemada genç oyuncuların, yönetmenlerin sergilediği atılım büyük örtüşme sergiliyor. Gerek sanat gerekse zanaat bağlamında hep iyi bir irtifada, çıtanın yükseklerde olduğu, teknik anlamda neredeyse mükemmellik yansıtan bir tutum var bu saydığım alanların sanatçılarında.

Ancak hepsi de aynı yansıtımı sergilediğinden birbirlerinden sıyrılmışlık pek gözlenmiyor. Örneğin mükemmel bir öyküleme, ama birbirlerinden kapamayıp özdeşleşen, bir örnekleşen örtüşme gözleniyor yine de. Elbette farklı dil, biçem yaratmış öykücü yok değil. Ama bunlar, 2000’ler öykücüleri arasında daha az. Diyeceğim öykücülerin çok büyük bölümü, yüksek bir düzey sergiliyor sergilemeye de, birbirlerinden sıyrılmada zorlanıyor. Bunca düzeyli, ustalıklarla örülü bir öykücülükle yetinmenin de kötü bir yanı yok elbette.

Kaldı ki artık hikâye-öykü çatışması da, artık önceki kuşakların boynunda geride kalmış, görece sonlanmış görüntü veriyor bana göre. Öykü sanatımız, olabildiğince yükseklerde seyrediyor. Öykü yerine hikâye yazmayı sürdürenlerin bile anlatılarını öyküsel düzleme çekerek örüntüledikleri görülüyor çünkü.

Dil engeli olmasa, öykücülüğümüz, romanın çok önünde dünyanın bütün dillerinde gezinebilecek güce sahip kanımca. Bunu söylemek bana büyük mutluluk veriyor.

– Kimi öykü yapıtınız roman tadında, kimi romanlarınız öykü tadında bir okuma serüveni sunuyor. İki türü birbirine bunca yaklaştıran ama dokundurmadan türün kendini korumasını sağlayabilen ender yazarlardan olduğunuzu görüyorum.

Her öykü, kendi başına bir roman gibidir, böyle de alınabilir. Ama tutup onu, herhangi romanın arasına sıkıştırıp tıkıştıramazsınız. Romanda karşımıza çıkan salkım hikâyeler, romanın kılcal damarlarını açmak için kullanılan, anlatıda koridorlar açıp havalanmayı sağlayan geçenekler olarak alınabilir belki, o kadar. Çünkü biliyoruz ki öykü de roman da ayrı dil-mantık yapısı gerektiriyor. Bu nedenle de yazım süreçleri de alımlama düzlemleri de birbirine göre farklılık taşıyor.

Ne var ki öyküden roman, romandan öykü tadı alabilmek çok başka, bunu başaran bir yazar, apaçık hüner sergiliyor demektir. O zaman bu sözünüzü yazarlığıma yöneltilmiş övgü gibi aldığımı belirteyim ki, bana da susmak düşsün bu noktada.

– Bir söyleşinizde çocukluğunuzu anlatırken “Doğanın dilini çözdüğünüzü” söylediniz ve “yazma büyüsü”nden söz ettiniz. Doğa betimlemelerinizdeki başarı, metinlerinizdeki büyülü atmosfer, yoğun görsellik insanın aklına “Denizli büyülü bir yer midir?” sorusunu getiriyor.

Hiçbir yer büyülü değil aslına bakarsanız. Bırakın bizim Denizli’yi, ne Paris ne İstanbul büyülü! Biziz ona o büyüyü katan, daha doğrusu büyülü kılan onu. Büyü, düşleyip düşünen, gülüşüp oynayan insanın kendisinde, onun büyü yaratma marifetinde. Dünyanın, Samanyolunun, uçsuz bucaksız galaksiler evreninin kendi başınalığındaki o saltık değeri de büyülü hâle getiren insanoğlu değil mi?

Öyleyse işin özü, bir yazarın, yazdıkları aracılığıyla büyü yaratıp bunu ortaya koyabilmesinde. Bu büyüyü yaratmada bizim en büyük aracımız, yardımcımız dil. Ancak bir yazarın, anlatıda büyü yaratabilmesi için kullanımlık olarak nitelenen iletişim, bilişim vb. amaçlı dilden uzaklaşıp bir “yaratım dili” ortaya koymayı, yani kendine özgü karacağı büyüye dönük dil yaratmayı başarması zorunlu.

Ne var ki bu dil sonradan kazanılmıyor. Siz, çocukluğunuzdan itibaren size öğretilen bir dille biçimlendiriliyorsunuz. Ama soy bir yazın için siz, size öğretilen herkesin diliyle değil, kendiniz olarak öğrendiğiniz, kendinize ait kıldığınız dille yazacaksınız, büyü, ancak böyle karılır yazıda. Bu da sizin, kendi dışınızdaki bütün dilleri içselleştirmenizle olası. Canlı cansız, hayvan bitki, taş su her varlığın bir dili var, sizin bedeniniz dışında, sizi kuşatmış olan ne varsa, bunların hem tek tek kendi dilleri hem de bütünsel hâlde bir dilleri var. Doğanın dilini çözdüğümü söylerken, kendi dışımdaki dilleri bulgulayıp içselleştirdiğimi, böylelikle bunları büyü aracı olarak kullandığımı söylemiş olmalıyım.

– Geçtiğimiz günlerde Fatigül Balcı, sizin Ömürdeğer romanınızdan esinlenerek ve etkilenerek bir öykü kaleme almış*. Yarattığınız karakterin elinden tutarak, yarattığınız yerlerde onu sanki teselli ediyor, yeniden yaşama tutunması için destek oluyor. Öyküyü okuduğunuzda duyumsadıklarınızı merak ediyorum.

Fatigül Balcı’nın andığınız öyküsü, benim için çok özel anlam taşımanın yanında farklı bir deneyime de karşılık geliyor aynı zamanda. Düşünsenize, Fatigül, sizin bir roman karakterinizi alıyor, kendi tezgâhında onu yeniden dokuyor. Öykü anlatıcısı, Ömürdeğer’deki ana karakter Mutlu Varlık Tunçoku’nu ziyarete gidiyor, yaşadığı adada, onunla buluşuyor. Okuduğumda, karakterimi daha içsel bir odaktan gözleme olanağı buldum bu öykü aracılığıyla, hatta daha farklı açılardan da tanımaya çabaladım onu, sanki yeniden yapılandırdım.

Bu arada okurken gülümseme eksik olmadı yüzümden tabii, mutlu kedi gurultusuyla gevredim kaldım öykü boyunca. Bu nedenle teşekkür borçluyum Fatigül’e.

– Benim kitaplığımda “yazma isteği uyandıran” kitaplar ayrı bir yerde durur. Onlar benim için özeldir ve zaman zaman dönüp dolaşıp yoklarım onları… “Yazma isteği uyandırmak” sizce de önemli midir? Bir yazar, “yazma isteği uyandırıyorsa iyi bir yazardır” diyebilir miyiz ya da demeli miyiz?

“Yazma isteği uyandıran kitap” sözü, ister istemez bunun tersini de akla getiriyor; yani elinizdeki kitabı okurken daha, tüketmiş oluyorsunuz. Ne demek bu?  Kolunuza girmiyor kitap, size eşlik etmiyor, sizinle konuşmuyor, size kulak vermiyor, sizi duymuyor, dinlemiyor sözün kısası kendi başına buyruk bir kitap. Okunmaya okunuyor, ama o kadar. Bir dua kadar bile fısıltısı, mırıltısı akmıyor içinize. Böyle bir kitabı, ille de bitirme gibi bir alışkanlığa sahipseniz sonuna kadar okuyorsunuz, değilse bir yerlerde yollarınız ayrılmış oluyor birbirinizden kaçınılmaz biçimde.

Bu yüzden sanat, yazarlık, hep “istek uyandıran” bu tür yapıtlar ortaya koyabilmek anlamına da geliyor bir bakıma. Neye istek uyandırmak? Yaşamaya, sevgiye, okuyup yazmaya, resim müzik yapmaya, aşka, sevişmeye, barışa, dayanışmaya, ne varsa güzellik adına, bunların tümüne. “Ars longa” denir ya hani, sanat uzun yaşam kısa; hadi gel, sanata gel, kendini yeniden yeniden yaratmaya, işte o zaman içimizdeki “ben”i de tutuşturup açığa çıkarır bu istek.

– Ankara’yla bağınızı hiç koparmadığınızı biliyorum. Ankara okuyucusu da sizi seviyor. Bunu son zamanlarda katıldığınız etkinliklerde gözlemledim. Ankara’nın yaşamınızdaki yeri nedir ve Ankara çıkışlı bir dergi olan Patika hakkında neler söylersiniz?

Baştan bu yana kendimi, hep bir Ankara sanatçısı olarak görmüşümdür. Bunun somut nedenleri de var. Tiyatrodaki profesyonelliğim 1968’de Halk Oyuncuları topluluğuyla Ankara’da başladı çünkü. Profesyonellik, 1973’te Yansıma dergisiyle yazarlıkta İstanbul’a kaydı belki ama döndüm, 1976’da TRT Ankara Televizyonu’nda drama yazmaya koyuldum. Ayrıca Dil-Tarih’li (Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi) olduğumu da ekleyeyim. Diyeceğim Ankara, bu bağlamda ağırlığını hep korudu yaşamımda. İlk romanım da yine Ankara kökenli bir yayınevince, Sevgi Özel’in yayın yönetmeni olduğu Ümit Yayıncılık tarafından okurla buluşturuldu. Ankaralı olmayı bu nedenle gururla taşıdım hep.

Ankaralı yazarlara, tiyatrocularla topluluklara, dergilere, sanat kurumlarına hep “benimmiş” gözüyle bakarken, Patika dergisine dönük sorunuz karşısında utandığımı söylemekten çekinmeyeceğim. Ne yapmışım ki çeyrek yüzyıldır yayın yaşamını sürdüren Ankaralı bu dergimiz için? Ama şu an, hemen şimdi sürdürümcüsü olmama izin verir misiniz lütfen Patika’nın?

– Onur duyarız elbette. Sizi Patika etkinliklerinde de ağırlama umuduyla, bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum.

Böylesi bir etkinlikte görev almak Ankaralı yazın dergimize gönül borcumu yansıtabilmemi olanaklı kılacaksa eğer göğsümü gererek söyleyeyim; evet, seve seve, her zaman yanında olacağım Patika’nın, etkinliklerinin…

(Bu yazı Patika dergisinin Ekim-Kasım- Aralık 2018 tarihli 103. sayısından alınmıştır.)

M.Sadık Aslankara-İlkay Tuna, söyleşi sırasında.

Kategori: Söyleşiler