TİYATRO: Bir Sevgisizlik; Neredeyse Kusursuz…

Bir Sevgisizlik; Neredeyse Kusursuz…


Tiyatromuz, genç toplulukları eliyle hemen her gün farklı bir semtte yeni bir salon yaratıyor, bir yerlerde perde açıp, “iki heves bir kalas” deyişini “iki heves bir kulis” sözüyle değiştirmiş halde yaratıkları yeni sahneler aracılığıyla arka arkaya oyunlar sergiliyor.

Bu yolla sorunları aşma çabasındaki topluluklardan biriyle daha tanışma fırsatı yakaladım yakın zamanda: Yoyo Tiyatro.

Zaten topluluk, sahnelediği oyunu da, Kadıköy’de yine yenice tanıştığım bir salonda sunuyordu. Demek topluluklar da salonlar da sorunları aşma noktasında bir biçimde ortak çözümler üreterek “aklın yolu bir” sözünü doğrularcasına tiyatromuza taze kan pompalamak için çaba harcayabiliyor.

Seyirci olarak bize düşen, bu salonlara, topluluklara katkı sunmak, yaşamaları için çaba harcamak, soluklu olmaları, varlıklarını sürdürmeleri için gönülden destek verebilmek.

Yaşamasızlığa Sunulmuş Bir Hüzün Çiçeği

Ülkemizde henüz hiçbir oyunu sahnelenmemiş Nicole Moeller’den Elif Baş İyibozkurt’un Türkçeye çevirip yönettiği Neredeyse Kusursuz adlı oyunu sergileyen Yoyo Tiyatro, tanıtmalığında, “Elif Baş İyibozkurt’un öncülük ettiği yeni kurulan” bir topluluk olarak söz ediyor kendisinden.

Madem tanıtmalıktan söz açtım, oyunu tanıtan bir iki tümce daha aktarayım metinden:

“Güç, manipülasyon ve gerçekleri bilme ‘hakkımız’ üzerine farklı bakış açıları sunan bir hikâye… Chloe adında genç bir kız ve altı yıl boyunca onu esir tutan Mathew… Kariyerinde sıçrama yapmak için kusursuz bir hikâyenin peşinde olan Greg adında bir gazeteci… Altı yıllık esaretten kurtulan Chloe, onu esir tutan kişiyi ele verecek mi? Altı yıl boyunca neler yaşandı? Arkadaş olmaya başladığı gazeteciye neler anlatacak? Medya ve kamuoyunun bu hikâyeden istediği ne? Özgür olmak mümkün mü? Gerçek nedir? Güç dengeleri manipülasyon ve gerçeğin ara(n)ışı…”

Metni okumuş değilim, ancak oyun bu kadar da değil. Bu ilişkilenişi biçimlendiren bir toplumsal yaşam söz konusu çünkü temelde, oyunun akışı içinde bu artalan derinliğini kolayca algılayabiliyorsunuz. Gelişmiş kapitalist ülkede düzen ya da temsilcisi siyasal erk, sınıfsal, ekonomik, kültürel yapısıyla toplumu kendisine bağlarken kişiler, sınıflar, kesimler arasındaki bağları da çözmüştür bu arada. Herkes yalnızdır, sevgisizdir, sonuçta karşımızdaki enikonu “yaşamasız” bir toplumdur. Birey de işte bu yapının kuklası konumundadır artık.

O halde Erendiz Atasü’nün, Herkes Sevdiğini Öldürür (Sia, 2023) adlı son öykü kitabında “sevilme ihtiyacındalar, ama sevme ihtiyacında değiller,” (161) diye konuşturması öykü kişisini boşuna değildir. “Yaşamasız”, öykücülüğümüzün büyük ustası, ama aynı zamanda önemli oyun yazarımız olan Vüs’at O. Bener’in dilimize kazandırdığı bir sözcük. Onun özellikle daha önceleri birkaç kez sahnelenen Ihlamur Ağacı’yla (1962), İpin Ucu (1989) oyunları anımsanabilir burada.

Bu kısa değiniden kalkarak oyunun aslında bir sevgi arayışına kilitlendiği öne sürülebilir. Ne ki yaşamasız bırakılan toplumun sevgiyi keşfetme olanakları da tümüyle elinden alınmıştır, böylelikle yaşamasızlaştığı gibi sevgisizleşmiştir de. Çünkü tipolojik, karakteristik kişiler olarak alınan Chloe, Mathew, Greg bu toplumun sıradan birer kuklası konumundadır olsa olsa. Sevgiye onca gereksinimleri olduğu halde sevgi vermeye geldiğinde bunun hiç mi hiç akıllarına gelmeyişi, kukla oluşlarındaki temel belirleyendir.

Olan bitenin, sil baştan yapılırcasına sürekli yeniden yaşanışı, duyulan sevgi gereksiniminin patinajı olarak alınabilir, çünkü sevgi, sonradan yakalanamadığı için pişmanlığı duyulan bir olgudur, o kadar. Yaşamaksa çevre dekorudur salt, bu nedenle kahramanlarımız, sevgi-emek odağında yaşamaya yönelip bir türlü canlanıp ayağa kalkamaz, sevgiyle buluşamaz hiçbir zaman.

Sevgiye Gereksinim Duymak Ama Sevgi Verememek…

Herkesin karşısındakinden sevgi beklediği ama karşısındakinin de bunu beklemekte olduğu ya da en azından bekleyebileceği düşüncesine bir türlü gönül indirmediği zehirli bir ilişkidir artık üçlünün arasında yaşanan; ellerinde buna dönük panzehir vardır elbet, ne ki bu yokmuşçasına salt birer zehir sunucusudur yine de bu insanlar. Giderek arayıp bulmak meydana çıkarmak, yakalayıp sevmek yerine birbirinden kopmanın, yaklaşmak yerine kaçmanın, güvenmek yerine hastalıklı paranoyanın, el ele tutuşup sorunların üzerine yürümek yerine birbirini arkadan vurmanın hikâyesi olup çıkacaktır sahne zamanında yaşanan.

Böylesi bir tragedyanın yalıtılmış haldeki üç oyun karakteri üzerinden seyircinin de bu çerçeveye odaklandırıldığı, onların da bu düşünce harmanına katılmasının sağlandığı bu çarpıcı çalışmasıyla Yoyo TiyatroNeredeyse Kusursuz’da işte böyle göz dolduruyor.

Çerçevelenmiş Yaşamın Çerçeveye Sığamayacak Hikâyesi…

Özetleyegeldiğimiz olgu, bir genç enerji birikiminin sahne üzerinden seyirciye yansıtımı bağlamında ele alındığında, doğrusu ya topluluğun elinden gelen çabayı gösterip sonuca ulaştığı söylenebilir bu doğrultuda.

Çerçevelendirilmiş ilişkilerin, matematiksel öğelerle birbirine bağlanan, bunların birbirinin nedeni, sonucu olarak algılanmasını olanaklı kılan sahne düzeni içersinde oyundaki artalanın seyirciye geçirilmesi böylelikle kolaylaşıyor görece, oyun, özellikle bu yanıyla da dikkati çekiyor.

Aksamayan oyunculuk ağıyla bir örümcek kapanında boğulan ama bunun ayırdında olmaksızın debelenen üçlüde Anıl Çalım, Beste Yılmaz Özen, Garip Can Yıldırım, karakterleri yansıtımda başarılı yorumlarıyla rollerinin hakkını veriyor. Tartımı düşürmeden dengeyi aksatmadan sergilenen oyunda yönetmen olarak Elif Baş İyibozkurt’un payını da unutmayalım. Özellikle birer köşe kapmaca oyununa hapsolmuş, çizgiler arasına sıkıştırılmış çağımız bireyine özgü trajik varoluş sorunsalını yansıtmada elini rahatlatıyor bu yorum. 

Oyunda bu yoruma uygun dekor tasarımı getiren Deniz Göl’ü, reji asistanı olarak Gizem Yurtseven’i, tango eğitmeni Erkan Kılıç’ı, sonra öteki emekçileri, Önder Sakıp DündarAlev Topal, Egemen Yıldız adlarını da anmalıyım.
Neredeyse Kusursuz, bu mevsimin görülmeye değer oyunlarından biri bana göre.

SADIK ASLANKARA