Usta Eller

Anadolu’nun da bir kapısı var… Dağlar padişahı buyur edecek ilkin, sonra bilcümle şairimiz Yunus Emre’den Mevlana’ya, Karacoğlan’dan, Pir Sultan’a ses verecek, nefes edecek…

Ardı sıra yapraklar dökülecek üzerinize, ormanlarında ışıklar içinde yıkanıp sularında dupduru kurulanacaksınız…

Derken denizine girip dans edeceksiniz balıklarıyla, göllerinde elim sende oynayacaksınız kuşlarla…

Sonra işte yollar serilecek önünüze, döne döne ilerleyeceksiniz, yokuşlar çıkıp inişler inerek, dolambaçlar geçip doruklar tırmanarak, vadilerin geçeneklerinde yitip enginlerinde yuvarlanacaksınız…

Siz de ustalaşacaksınız, ustalar sofrasında yer alabilmek için, bu sofraya sokulabilmek için…

Anadolu’nun kapısı, ustalık kapısı…

Hadi gelin, gözünüzü kapatıp girin Anadolu’nun bir kapısından. Hangi kapısından? Herhangi kapısından…

Anadolu’da taş taşın üzerinde, kültürle kültür kol kola, dille din aynı kökten fışkırmışçasına sarmaş dolaş…

Hey insan, taştan anıt yapan, ağızsız dilsiz taşı içli içli söyletip inleten Anadolu’nun güzelim insanı! Canlar canı, Anadoluluk ustası insanı …

Adımlarınız altında yuvarlanan taşla başlar bu yolda serüven.

Anadolu’nun bir kucak taşı volkanik kaya. Kapadokya’da Tanrılara karışan, yarattığı klimatik ortamla insana derin soluk aldıran o taş, Ahlat’ta da bir başka yapıda yeniden serilir insanın önüne.

Ahlat’ın üstü Nemrut, Nemrut’un altı Ahlat. Bu da başka Nemrut, Adıyaman’da Güneşle bakışan Tanrıların Nemrut’u gibi. Volkanik göllerinin üzerini örten dumanlı başından şapkasını çıkarıyor da, eliyle bir bir konduruveriyor sanki Ahlat’ın o incecik kesme şeker gibi ölçülüp biçilen, sonra da bir güzel işlenen taşlarını…

Öyle ya Nemrut’un patlamasından oluşan taşlar bunlar. Ocaklardan çıkarılıp taş atölyelerine taşınıyor, işlemeye hazır hale getiriliyor. Sonrasında yıkanıp kaplama taşı olarak kullanılmak üzere inşaatlara gönderiliyor.

Eskiden Ahlat mimarisinde yontma taş kullanıyordu halk, ama şimdi bunlar mezarlıkta sürdürülse de evlerde kaplama taş işlemesi yapılıyor daha çok.

Taşın çeşitleri var; siyah, kırmızı, kahve, beyaz. Çevre illere de gönderiliyor Ahlat taşı. Batı kentlerine, kıyılara, örneğin Bodrum’a. Hem el sanatı olarak süslemeye olanak veriyor mimari olarak, hem de fiziksel özelliğinden yararlanılıyor bu arada.

On beş yıldan bu yana, işlemeye hazırlanışı, kesilip biçilişi makineyle yapılıyor taşın. Böylelikle bir yandan ucuzlaşıyor öte yandan yaygınlaşıyor. Ahlat, taş kaplama evlerle donanıyor her geçen gün. Ahlat eski günlerine dönüyor da taştan anıta kesiyor sanki.

İşte Nemrut’un altındaki Kırklar Düzü. Yedi taş atölyesi var burada, 100-150 kadar işçinin çalıştığı. Aslında her ocakta iki kişi çalışıyor. Cevdet Nacaroğlu da onlardan biri.

İşçiler, işlemesi kolay bu taşı peynir gibi doğraya dilimleye  atölyeye gönderilecek hale getiriyor. Nemrut’un eteklerinde bir taş dekor bu.

Sonra bu taş dekorun günümüzdeki o büyük ustası, usta mı usta eli: Tahsin Kalender (d. Ahlat, 1928; Kalender Mahallesi, Kalender Sokak, Ahlat-Bitlis, Tel: 434.4124270).

Taşa yön veren el, taşı incelten, bükümleyip biçimlendiren yürek o. Yüreğinin tıpırtısı taşa yansımış, taşın dokusundaki o incelik yudum yudum içine sinmiş onun. Artık o, zanaatı aşıp sanatın dergâhına varmış bir taş ustası. İnsan ustası, erdemin, doğrunun kapı numarası. O, taşla konuşan, yürek yüreğe duyuşan Tahsin Usta…

İlkokul mezunu, o kadar, ama o bunu onurla söylüyor. Yaşamının öyle uğrakları var ki, kimbilir kaç fakülte karşılığı bir yüce soyluluk bu.  1935’te başladığı ilkokul, 40’ta bitiyor, ama bu arada babası da ölüyor mu? Yoksul günler, kapıyı çalmakta gecikmiyor. Ne ki taş da olsa, ekmek çıkarılması gerekiyor ille. Üç kız kardeş, bir anne onun eline bakıyor çünkü.

O yoksulluk günlerinde taş ustalığına uzanıvermek kolay mı öyle?

İki sene çobanlık, derken bir umut, iki öküz edinip çiftçiliğe başlayış. Ama öküzler çalınmasın mı, o yoksulluğun tam da orta yerinde?

İşte o zaman taştan ekmek çıkarmanın da bir sanat olabileceği dank ediyor kafasına küçük Tahsin’in.

Ya sonrası? Taşla kurduğu akrabalık, altmış yıl boyunca sürüyor denebilir o başlangıcın ardından…

Taş ustasının atölyesi olur mu? Kapı kapı dolaşacaktır artık, çalışacak, taşlar dikecektir geleceğe bırakılan mektuplar gibi.

Yaşlı büyüklerinin nasihatlerini bugün de anımsıyor: “Öyle çalış ki, ayrıldığında merhaban baki kalsın.”

Öyle de oluyor. Nitekim tarihi bir yapıyı tamamlayabilmek için gereken üç temel dayanak olduğunu öğreniyor: Servet, zanaat, sabır. Onun serveti yok, ama zanaatı, sabrı var.

Artık öyle bir aşamaya varıyor ki Tahsin Usta, Abdurrahman Gazi’nin türbesini teklif ediyorlar, bunu ondan başka yapabilecek hiç kimse yok çünkü.

“Ben kümbet yapmadım. Ama gittim inceledim pek çoğunu. Öyle taşlar var ki, ustaları bunu günlerce süren bir çalışmanın sonucunda yapıyor. Eski evler birer çalışma alanı. Taşların üzerinde güzel sözler var, anlayana, oysa taşı yapan değil, şimdi dizen var sadece.”

Tahsin Kalender taşı dizen değil yapan adam, taşın ustası o. O, taştan şiir çıkarmış, taşın inceliğini göstermiş herkese.

Ahlat, elbet taşıyla da var ahşabıyla da. Bir elinde taş anıt, bir ahşap anıt da öteki elinde.

Ahlat, bu yüzden işte biraz da Tahsin Usta…

Evet, Ahlat’ta taş taş üzerinde, bir taş kitabe Ahlat…

Selçuklu mezarlığı, bin yıllık geçmişiyle bir açık hava müzesi. Alıçlarla, boğa dikenleriyle bin bir bitkiyle, rüzgârın uğultusuyla Ahlat’ın bastonları, taş evleri sanki burada soluk alıp veriyor ya da tarihin derinliklerinden sesleniyor bize.

Nemrut, Nemrut’un taşları, vadilerini gölgeleyen cevizleri yürek yüreğe, gönül gönüle Van Gölünün bu kıyısında…

Van’da bir gümüş ayna, geçmişten günümüze parlar da parlar…Göl, yalnız Ahlat’a, Van’a değil, kıyısı bulunan her yere armağan, bir büyük armağan, çünkü göl, çevreye bereket saçan hamur teknesi…

 

Van gölü, bir gümüş ayna dedik ya, soylu bir savat işi gibi parıldayışı suyun boşuna değil elbette!

Van Gölü, Doğu Anadolunun gümüş savatı!

Nemrut’un doruğundan Van Gölünün o gümüş savat gibi parıldayan aynasına, oradan Ahlat’ın Selçuklu yurtluğundan İznik’in tarihsel dokusuna, kimbilir belki de bu kez geçmişin mahzenine…

Ama bir gölden öteki göle; Van’dan İznik’e, İznik Gölü’ne… İşte bir fıçı öyküsü size: İsmail Alkış (d.Sansarak-İznik, 1934; Mahmut Çelebi Mahallesi, Yakup Sokak, no.5, İznik-Bursa, Tel: 224.7572021).

Babası fıçı yapıyor İsmail’in, elbet o da yanında onun, ama farkında değil henüz hiçbir şeyin, yaşamın kıyısında oyun oynuyor sanki. 14 yaşına yenice girmiş, öyle ya… Birden bir istek geliyor annesinden; tarhana ya da makarna yapımında kullanacağı hamuru saklayabilmesi amacıyla uygun bir fıçı yapmasını istiyor oğlundan. İsmail, babasının yanında çalışıyor ya, bilir bu işi nasılsa.

Yapıyor annesinin istediği fıçıyı. Annesi alıyor, içini suyla dolduruyor. İyi, sağlam fıçı, dirhem salmıyor suyu. Bakıyor babası; fıçıdan hiçbir sızıntı yok! Gururlanıyor, ama fıçı yapmayı da bırakıp çekiliyor bir köşeye. Bundan böyle fıçı yapımı işi artık oğlunun omuzlarında.

İsmail, genç yaşında fıçı ustalığına işte böyle soyunmuş oluyor. O gün bugündür sürdürüyor fıçı ustalığını, dile kolay, altmış yıldır…

Şarap, sirke, turşu, zeytinyağı, zeytin… Bütün bunlar ahşap fıçılarda korunup saklanıyor o yıllar. Henüz petrol türevi plastik bulunmamış, mertlik bozulmamış daha… Sonra yalnız sağlık açısından değil, lezzet, uzun ömürlülük, ahşabın sürece katkısı bağlamında da önem taşıyor bu fıçılar. Saklanan gıdalar sağlamından on yıl kalabilir ahşap fıçıda, oysa plastik kaptaki ömrü olsun olsun altı ay.

Sonra ağaçların fıçıya kattığı değer de var bunların yanında, ama genelde meşe, dut, kestane ağaçlarını kullanıyorlar fıçı için. İsmail Alkış, öylesine ustalaşmış ki, bakıyor şöyle ağaca, kararını veriyor hemence, “Bundan iyi fıçı olur,” deyiveriyor. “Bunun için ağacın ruhundan iyi anlamak gerekiyor.” Öyle ya peynir, zeytin, turşu hepsi de tuzla…

Binlerce fıçı… Breh breh… Öyle zamanlar oluyor ki, atölyenin önündeki sokağı kapattığı oluyor dizdiği fıçılarla İsmail Ustanın. Düşünmesi, hayali bile hoş şimdi bunun. Beş altı ton zeytini içine alacak fıçılar yapıyor o yıllarda usta. Ama bir kova küçüklüğünde fıçı da yapabiliyor, değil mi ki ustası bu işin? Siparişe göre yapıyor artık. Bir de boş kaldığında…

Ah, boş kaldığında… Eskiden boş kalmak mı vardı İsmail Usta için? Konuşsun bu parmaklar, konuşsun da hep birlikte dinleyelim onu. Ama ellerinde sağlam parmak mı kalmış? Çocuklarını çağırmamış bu nedenle yanına, onlar kendiliğinden gelseymiş olabilirmiş belki… Oysa başkaları gelmiş yanına, bu mesleği öğrenebilmek için.

Ustalaşma sürecini yaşadığı yıllar… Babası da ancak kendisinden on yıl önce başlamış bu işe. Trabzonlu Osman Ustadan, ona bakarak öğrenmiş bu işi. İyi fıçının ölçüsü tek: Kesinlikle su sızdırmayacak!

Bunun için fıçıyı oluşturacak tahtaların belli açılarla dizilişi çok önemli, bu arada tahtaların aralarına kamış da yerleştiriyor usta. Açılar, fıçıların büyüklüklerine göre değiştiğinden güç bir iş bu. Fıçı dizmek için, eskiden on kişi zor ayakta durdururlarmış bunları, oysa şimdi bir tonluk fıçının tahtalarını bile düşürmeden dizebiliyor, hem de tek başına.

Bu arada mastarla da tahtaların eğimini saptıyor. Ustalık bu mastarlarda işte. Yine de bir günle beş altı gün arasında sürüyor fıçının yapımı.

Ne olursa olsun, İsmail Alkış’ın fıçılarla çevrili bir yaşamı var yine de. Evinin avlusu da hep fıçı dolu. Ev dediğimiz, atölyesinin bitişiğinde. Avluda fıçılar, kendi yaptığı arı kovanları, piknik masası, sandal küreği, yayık, şu bu… O, zaten suyunu bile fıçıda koruyup oradan içiyor.

Kendi ahşap limanında İsmail Usta. Ah o ahşap yok mu, sonra ağaçlar… Ormana, kıra gittiğinde ağaçların başından zor ayrılıyor. Ağaç güzel olmayabilir, ama sağlam olmalı.

Bir yerlerden kanun ezgisi yükseliyor sanki, bu ahşap limanın üzerini örtüyor İznik Gölünün kıyısında. İsmail Usta, batan güneşin hüzünlü kızıllığında bir ahşap anıt halinde dikiliyor atölyesinin önünde.

Ortasından tam da ip çekmişçesine Anadolu coğrafyasının, kalkıp İznik’in gölünden Ankara’nın bozkırına kuş uçumu kayıvermeye ne dersiniz? Nallıhan’a, birbirinden habersiz habire ahşabı fıçıya çevirmeye çalışan bir başka ustaya?

İşte Safi Bozkurt! (Hacıbey Mah. Numan Cad. Sk.1 No:33 Nallıhan-Ankara).

Biliyoruz ki ne İsmail Alkış’ın haberi var ondan, ne de Safi Bozkurt’un ötekinden…İşte Anadolu’nun iki yaştaşı, iki güzellik ustası…1931’li Safi’yle, 34’lü İsmail. Anadolu’nun iki has meşesi, yaptıkları fıçı gibi sağlam Anadolu’nun, bu kültürün pekiştirilmiş iki anıtı!

Anadolu, bu ustalarıyla var! Anadolu bu çınarlarıyla koruyor toprağını, suyunu, soluğunu, kültürünü, geleneğini… İsmail, on dört yaşından bu yana yapıyordu fıçıyı, Safi on beş yaşından bu yana…

Her ikisi de babasından öğrenmiş! Hayır, her ikisi de Anadolu’dan öğrenmiş, onun yiğitliğini kuşanmış.

İsmail Alkış, evinin avlusunda kendi yaptıklarıyla birlikte ahşap sessizliği içinde bugün. Safi ise otuz beş, otuz altı yıldır yaşadığı Nallıhan’da, ama köyüne dönmek istiyor artık.

Teşekkürler Safi Usta, teşekkürler İsmail Usta, Anadolu’ya kattığınız değerler için, Bir kocaman teşekkür de sana Sevgili Anadolu Ustam, bizi biz yaptığın için!

(Taslak metindir, yazarı tarafından henüz son biçim verilmemiş, kesinleştirilmemiştir.)

 

Usta Eller Dvd Kapak Yazısı

Onlar, mitolojik çağlardan geliyor; sesleri, renkleri, duruşları, konuşmaları binlerce yıldır gök kubbeyi kuşatıyor…

Ta o çağlardan beri bir elleri Tanrı’da, bir elleri insanda bu ustaların.

Bir elleriyle geçmişten, ustalarından alıyorlar, öte elleriyle çıraklarına, geleceğe aktarıyorlar…

Onlar zanaat ustamız değil yalnız, aynı zamanda insanlık ustamız bizim… İnsanoğlunun mihenk taşları yani…

 

 

Seçilmiş Kaynakça:

Melih Cevdet Anday; “Fotoğraf”, Rahatı Kaçan Ağaç, Adam, 1996

Gülten Akın; “İlkyaz”, Kırmızı Karanfil, 1971

Derman Bayladı; Uygarlıklar Kavşağı Anadolu, Say, 1996

Cahit Beğenç; Anadolu Mitolojisi, MEB yayını, 1967

Fernand Braudel; Akdeniz ve Akdeniz Dünyası 1-2, İmge, 1993

Refik Durbaş; “Çırak Aranıyor”, Çırak Aranıyor, 1978

Azra Erhat; Mavi Yolculuk, Can, 2005

________; Mavi Anadolu, Can, 2006

________; Mitoloji Sözlüğü, Remzi, 1978

John Freely; Türkiye Uygarlıklar Rehberi 1,2,3,4,5, Çeviren: Tuncay Birkan, Gürol Koca, Aslı Biçen, YKY, 2004

Dr.Şadan Gökovalı; Mythologia (Söylencebilim) ve Anadolu Söylenceleri, Salihli Belediyesi yayını, 1990

Halikarnas Balıkçısı; Merhaba Anadolu, Bilgi, 1985

_______________; Anadolu’nun Sesi, Bilgi, 1982

_______________; Anadolu Efsaneleri, Bilgi, 1985

_______________; Anadolu Tanrıları, Bilgi, 1985

_______________; Hey Koca Yurt, Bilgi, 1984

_______________; Altıncı Kıta Akdeniz, Bilgi, 1985

S.H.Hooke; Ortadoğu Mitolojisi, İmge, 1993

Selim İleri; İstanbul Seni Unutmadım, Doğan, 2005

Özcan Karabulut; Amida, Eğer Sana Gelemezsem, Can, 2008

Samuel Noah Kramer; Sümer Mitolojisi, Kabalcı, 1999

Ayla Kutlu; Kadın Destanı, Bilgi, 1994

James Mellaart; Yakındoğu’nun En Eski Uygarlıkları, Çeviren: Bilgi Altınok, Arkeoloji ve Sanat, 1988

Behçet Necatigil; “Solgun Bir Gül Oluyor Dokununca”, Dar Çağ, 1960

İskender Ohri; Anadolu’nun Öyküsü, Bilgi, 1987

Erol Sever; Asur Tarihi, Kaynak, 1993

Strabon; Antik Anadolu Coğrafyası (xıı-xııı-xıv), Çeviren: Prof.Dr.Adnan Pekman, Arkeoloji ve Sanat, 1993

George Thomson; Tarih Öncesi Ege I-II, Çeviren: Celâl Üster, Payel, 1983-85

Ömer Tuncer; İşte Anadolu, Arkeoloji ve Sanat, 1993

R.E.Wycherley; Antik Çağda Kentler Nasıl Kuruldu?, Çeviren: Nur Nirven, Nezih Başgelen, Arkeoloji ve Sanat, 1993

Bilge Umar; İlkçağda Türkiye Halkı, İnkılâp, 1999

­­­­­_________; Türkiye’deki Tarihsel Adlar, İnkılâp, 1993

 

Altın Eller; Kültür ve Turizm Bakanlığı, Beyoğlu Belediyesi yayını

Bakkal Öyküleri, Yayına Hazırlayan: Tuncer Uçarol, Türkiye Bakkallar ve Bayiler Federasyonu yayını, 2003

En Güzel Esnaf ve Sanatkâr Öyküleri, Yayına Hazırlayan: Tuncer Uçarol, Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu yayını, 2002

Esnaf ve Sanatkâr Öyküleri, Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu yayını, 2002

Günümüz Esnaf ve Sanatkârlarından Fotoğraflar, Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu yayını, 2003

İşçi Öyküleri, Hazırlayan: Ahmet Soner, Genel-İş yayını, 2004

İşçi Öyküleri, Hazırlayan: Tuncer Uçarol, Genel-İş Sendikası yayını, 2005

İşçi Öyküleri/ Çocuk İşçiler, Hazırlayan: Tuncer Uçarol, Genel-İş Sendikası yayını, 2007

İşçi Öyküleri/ Kadın İşçiler, Hazırlayan: Tuncer Uçarol, Genel-İş Sendikası yayını, 2007

İşçi Öyküleri/ Timsahın Ağzındaki Usta, Hazırlayan: Tuncer Uçarol, Genel-İş Sendikası yayını, 2006

Yaşayan Çarşılar, Novartis yayını, 2005

 

Tahsin Aydoğmuş-Merih Akoğul; Fotoğraf Notları

 

 

 

 

Özel Teşekkür:

 

Mesut Acar

Ümit Aydın

Mehmet Aydınlık

Ayşe Başdoğan

Eren Bircan

Nedim Bozkurt

Hasan Büyük

İbrahim Cingöz

Ahmet Çıtak

Maksut Çomoğlu

Mustafa Dağdeviren

Şengül Dağtekin

Serdar Güven

Yakup İskenderoğlu

Ersu Kalfa

Özlem Karasu

Cafer Nacaroğlu

Taner Sargın

Mesut Şen

Âdem Tayan

Ali Uzun