SAYFA YAZISI M.S.Aslankara; Yazar Dediğin de Okur Peşinde

Yazar Dediğin de Okur Peşinde…

M.Sadık Aslankara
(12.3.2020 YAZISIDIR.)

Haldun Taner, Keşanlı Ali Destanı’nda yer verdiği, ünlü “Herkes Hesap Peşinde Şarkısı”nda, Yalçın Tura bestesiyle koroya şöyle söyletir:

“Herkes hesap peşinde / Herkes hesap peşinde / Herkes hesap peşinde”

Aradan altmış yıl geçmiş ama bu dile getiriş, Haldun Tanervari asaletiyle dimdik ayakta, canlılığını koruyor, o vakit bu vakit gündemden düşmüyor hiçbir zaman.

Hele şu son yıllarda, özellikle 2000’lerle birlikte, hepimiz için neredeyse resmi rapora dönüştü bu yargı; evet, itiraf edelim ki, hepimiz hesap peşindeyiz.

Nitekim Ergin Yıldızoğlu’nun deyişiyle, zaten “Kültür endüstrisi (ve sosyal medya da), bireyleri hızla bencil, haz saplantılı tüketicilere dönüştürerek, farklı ve birbirine düşman kimliklerle donatarak vatandaşlık duygusunu zayıflatıyor” aynı zamanda. (Cumhuriyet, 9 Mart 2020)

Bu durumda yazarların da ille görünür olmak, okur kazanmak ya da avlamak gibi takıntılara kendileri kaptırması olağan hale geliyor kuşkusuz. “Sosyal medyanın “takipçi” veya “beğeni” tıklamalarıyla yol alıp kendini kanıtlıyor olması da bunu göstermiyor mu?

İkinci büyük kitap devriminin yaşandığı 1960’larda yazarlar değil, tersine okurlar yazarların takipçisiydi. Yıl içinde zaten hepi topu beş on roman ancak yayımlanır, hemen her okur, bunları okumamış olmayı kendine yediremez, içine sindiremezdi.

Oysa günümüzde okur değil de sanki yazarlar, okur peşinde. Kendi payıma bu durumu olağan karşılıyorum doğrusu. Bunun iki önemli nedeni ya da ayağı var diyeyim.

Birincisi okuma talebi yok değil, ne ki tür olarak öylesine çeşitlendi ki kitaplar, her bir tür için yayın başına düşen okur sayısı alabildiğine düştü.

İkinci neden de okur ve yazar bağlamında bir ayrım yapılmaması gerekirken ne yazık ki günümüzde görünür olmanın vazgeçilemez cazibesi nedeniyle insanlar okur olmayı değil yazar olmayı, seyirci olmayı değil oyuncu olmayı, dinleyici olmayı değil söyleyici olmayı, ünlenirliği, beğenilirliği yeğliyor kendiliğinden. Bu yüzden herkes yazıyor, okur olmaksa neredeyse hiç kimsenin aklına gelmiyor.

Oysa okurluk, herhangi birey olmanın kabul görmüş önemli bir ölçütü. Peki, henüz okur niteliği kazanmamış birine nasıl birey diyeceğiz?

Ama günümüzdeki sayısal verilere göz atıldığında her yıl yayımlanan ilk kitap sayısının bile yüzleri aşıp neredeyse binlere vardığını görüyoruz. Burada öyküyle romanı örnekleyecek olursak, öykü-roman okuruna denk sayıda bir yazar varlığından söz etmek mümkün. Ne ülkemiz ne de dünya hiçbir zaman böylesi bir durum yaşamamıştı bildiğim kadarıyla.

Bu durumda ben kendi payıma okur olmayı yeğliyorum diyeyim. Zaten hâlâ sıkı sıkıya okurlarından biri olmayı sürdürdüğüm yazarlarım da var. Ama Türkçede özellikle öyküde hiçbir ayrım yapmaksızın kitap yayımlamış her öykücünün yapıtını okumaya çalışıyorum, en azından bunlara yetişmek için çaba harcıyorum.

Bu benim kazancım aslında, daha ne diyeyim? Bir yazar olarak okurluğu sürdürmeyi, hem yazarlığın hem okurluğun bir gereği olarak görüyorum da ondan. Ötekiler kendilerine okur aramaya çıkmışken, takipçi, beğenici derdindeyken ben köşeme çekilip okumayı yeğliyorum bu nedenle.

Başkasının benim kitaplarımı okuyup okumaması umurumda değil. Okumak ötekini değil beni kazançlı kılıyor.

Öteki yazarsa, bu okumazlığıyla eninde sonunda suyu çekilmiş ağaca dönecektir ne yazık ki.