SAYFA YAZISI M.S.Aslankara; ÖYKÜ-ROMANDAKİ ‘KÜÇÜK İNSAN’…

ÖYKÜ-ROMANDAKİ “KÜÇÜK İNSAN”…

M.Sadık Aslankara
(5.01.2023 YAZISIDIR.)

Gelin önce Füsun Akatlı’yı dinleyelim. Genişçe bir alıntıyla aktarıyorum:

“Bu ‘küçük insan’ nitelemesi, öykü kişileri için Sait Faik’ten bu yana çok kullanıldı. Ne ki ‘küçük insan’ı anlatan her öykücünün küçük insanı başka. Sait Faik’inki Selim İleri’ninkinden, Selim İleri’ninki Tomris Uyar’ınkinden, Tomris Uyar’ınki Selçuk Baran’ınkinden başka. Başka, başka olmasına ya; yine de öyküyü, yaşamanın öyküsü yapan; anlatılan yaşam biçimlerinin başlangıcı ve bitimi olmamasına karşın, başlayan ve biten öykülerde insanı insanlığıyla yansıtabilen kişiler olmakta birleşiyor bu küçük insanlar. Niçin ‘küçük insan’ diyoruz? ‘Büyük insan’ın öyküsü de olur mu? ‘Büyük insan’ın kim olduğunu bilmiyoruz da, onun için bildiğimiz insanların kişileştirildiği öykülere küçük insanın öyküleri diyoruz sanırım. Bir de, kişi özgün oldu mu, yaşamın tâ içinde oldu mu, şema, kukla, ‘tip’ olmadı mı, ‘küçük insan’ diyoruz ona. Aslında belki de, demek istediğimiz sadece ‘insan’dır. Büyük ‘İ’ ile yazılmayan insan.” (Füsun Akatlı; Felsefe Gözlüğüyle Edebiyat, Dünya, 2003, s.64)

Füsun, “küçük insan” derken, “‘küçük insan’ı anlatan her öykücünün küçük insanı başka diyor” ya, edebiyat dünyamızda özellikle Sait Faik’ten Orhan Kemal’e geçen, yazın çevrelerinde “küçük adam” olarak anılan öykü kişilerini anımsamakta yarar var.

Bana sorarsanız Haldun Taner’in, Oktay Akbal’ın küçük adamı yoktur, ama Nezihe Meriç’in “küçük kadın”larından söz edilebilir pekâlâ. Bu doğrultuda günümüzün genç öykü yazarlarından Seray Şahiner’in de “küçük kadın”ından söz edilebilir bana göre.

Herhangi öyküde “küçük adam” ya da “küçük kadın” olarak anılan öykü kişileri hiçbir zaman eril, dişil bir nitelemenin kuşatımı altında değildir, bununla uzak yakın ilgisi olmadığı unutulmamalı.

Burada geçen “küçük” nitelemesinin zaten ekonomik, sınıfsal bir taban üzerinde biçimlendiği kolayca görülebilir. Gelecek derdinde olan, sürekli iş-geçim ilişkisi zemininde hareket eden bir insan modelinden söz ediyoruz böyle söylemekle. Öyküde bakıyoruz işçi, emekçi, gündelikçi vb. böyle durumlarda “küçük adam”, “küçük kadın” diyoruz kestirmeden. Bu bağlamda özellikle Sait Faik’le Orhan Kemal’deki öykü kişileri “yarınsız” yaşar çokluk, nitekim Orhan Kemal’in kimi anlatılarına “Küçük Adamın Notları” demesi boşuna olmasa gerek, çünkü kendisi de şu hayatın bir küçük adamı değil midir, öyleyse böyle nitelemesinde sakınca yoktur ona göre.

Sabahattin Ali’nin öykü kişileri ezilmiş, sindirilmiş köylülerdir daha çok. Bunlar da küçük adam değildir. Küçük adam kentlidir, kentte, ekonomik, sınıfsal ilişkilerin göbeğinde yaşar, fabrikadan fabrikaya seğirtir, iş peşinde koşar hep, bu anlamda işverenle doğrudan ilişki içindedir. Nezihe Meriç’in küçük kadınları da kentlidir elbet, ne var ki bu kadınların neredeyse hiçbiri bu tür bir ilişki içinde görünmez, ancak evlerdeki ailesel düzenin süreğenliği onların sırtındadır. Eve giren paranın o evdeki aileyi taşımasından onlar sorumludur, bu açıdan evde, ailede erkekten daha çok pay sahibidir.

Birkaç örnek daha alıp bu bağlamda konuyu sürdüreyim. Yukarıda andıklarımın yanında ötekiler, sözgelimi Ömer Seyfettin’in ya da diyelim Memduh Şevket Esendal’ın, Abdülhak Şinasi’nin, Hüseyin Rahmi’nin, Reşat Nuri’nin insanları bunlardan kolayca ayrılabilir. Bunlar kadar öteki öykücülerin de her birinin öykülerinde işlediği kişilerdeki profilin, “küçük” insanın birer, “minimal” ya da “embriyonal” bireylik hali olduğu kestirilebilir kolayca.

Yukarıda söyledim, küçük adam kentli, küçük insan da öyle. Sözgelimi Ömer Seyfettin’in öykü kişileri, çok önceden üzerlerinde bir yükümlülük olarak gördükleri tutum, davranış yönünde eylem sergiler. Çehov öykülerinin kişileri de birer küçük insandır, kendilerini kemiren sorunların hep altında kalarak ya da çevresinde kıvrıla büküle adeta bir toplumsal işkence altında yaşamlarını sürdürürler. Öykü kişileridirler ama bir açıdan var değil de sanki yok gibidirler öykülerde.

Bu yüzden öyküler, söz konusu kişilerin evrenidir, çünkü hiçbiri Füsun’un altını çizdiği üzere şema, kukla, ‘tip’ değildir. Bu halleriyle öykülerin birer öykü kişisi, birer öykü kahramanıdır, o kadar.

Ama romana buyur edildiklerinde bu küçük insanlar, figüran ormanında kaybolabilirler, böyle olmasa bile sessiz soluksuz varlıklara dönüşebilirler.

Ancak kimileyin bu küçük insanların gide gide geliştikleri, her birinin birer küçük insan olmaktan çıkarak karaktere dönüştükleri de görülebilir pekâlâ. İşte o zaman da başkarakter, başkahraman olurlar.

Öyküde, öykünün küçük insanı, küçük adamı olmak zordur elbet; romanda başkahramanın ağırlığı neyse öyküdeki küçük adamın rolü de öyle ağırdır işte.

Öykünün küçük adamını, küçük insanını romana, romandaki başkarakteri de öyküye kendi türleri içinde taşıdıkları değerlerle taşıyamazsınız. Reddederler yerlerini.

Öyleyse öyküyü de romanı da küstürmeye gelmez; küçük insana, öykü ya da roman ne yazıyorsanız, anlatınızda iyi bir yer bulmak zorundasınız ona.

Hele küçük adamı, küçük kadını, genelde küçük insanı yazıyorsanız eğer, sizin el ulağınız değildir onlar, istediğinizi yaptıramazsınız, o zaman dikkatli olacaksınız demektir.