Mine Hoşcan Bilge Söyleşisi – 22 Mayıs 2010

M.SADIK ASLANKARA ile Söyleşi. Söyleşiyi Yapan: MİNE HOŞCAN BİLGE

“Bir Öykü Yazarı, Sürekli Olarak Bir Öykü Heybesi İle Dolaşmalı, Oraya Her Şeyi Atmalıdır.”

Bir Mayıs sabahı, Sadık Aslankara ile Ankara’dan İstanbul’a söyleşmeye gittim.  Sadık Aslankara ile edebiyat, kitaplar, tiyatro ve yaşam üzerine ruhumuzu da doyuran bir kahvaltı sofrasında uzun uzun konuştuk. Birkaç saatliğine planladığımız sormaca, Aslankara’nın çalışma odasında kahve tadıyla keyifle bütün bir güne yayıldı.

Aslankara’nın öykü anlayışı, romana bakışı, tiyatro tanıklıkları “Sığınak” “Uykusu Sakız” ve “Cicoz” isimli kitapları ve bana sürpriz olan “Le” adlı yeni romanı üzerinde  devam edensormaca, adeta bir belgesel söyleşi bütünlüğünde çekildi. Söyleşinin ses ve görüntüsü, Aslankara’nın belgesel sinema filmlerini çektiği yol arkadaşı Ümit Topaloğlu tarafından  kayıt  altına alındı.

Sayın Sadık Aslankara, “Sığınak” adlı romanınız ve öykü kitaplarınız olan “Uykusu Sakız” ve “Cicoz” üzerinden, öyküye ve yaşama dair söyleşmek için İstanbul’da, adeta bir yazın atölyesi olan yaşam alanınızdayım. Öncelikle bu buluşma için çok teşekkür ederim.

…….

M.SADIK ASLANKARA ile Söyleşi. Söyleşiyi Yapan: MİNE HOŞCAN BİLGE

“Bir Öykü Yazarı, Sürekli Olarak Bir Öykü Heybesi İle Dolaşmalı, Oraya Her Şeyi Atmalıdır.”

Sayın Sadık Aslankara, “Sığınak” adlı romanınız ve öykü kitaplarınız olan “Uykusu Sakız” ve “Cicoz” üzerinden, öyküye ve yaşama dair söyleşmek için İstanbul’da, adeta bir yazın atölyesi olan yaşam alanınızdayım. Öncelikle bu buluşma için çok teşekkür ederim.

M.H.BİLGE: Işık Kansu’nun “Issızlığa Kaçan Çocuk” başlıklı yazısından babanızın öğretmen olduğunu öğreniyoruz. İlkokulda başlayan okuma tutkunuz sonucu genç yaşta  gittikçe zenginleşen  bir kitaplık sahibi olduğunuzu da öğreniyoruz.                                                                                     Öncelikle Sadık Aslankara’yı daha da iyi tanıyabilmemiz için o yıllarınızı da katarak okuma, yazma tutkunuzdan ve bu kitaplığın yazın yaşamınıza katkısından söz edebilir misiniz?

M.S.ASLANKARA: Yazarların genelde mutsuz bir çocukluk evresi geçirdikleri düşünülmüştür ve hep böyle de bilinir. Hatta, iyi bir yazarlık için yoksul, sıkıntılı, ezik ötesinde örselenmiş, şiddet görmüş, hatta hatta taciz yaşanmış çocukluğun, sanatsal yaratı için çok daha uygun olduğu dile getirilmiştir. Ben zaman zaman kendime sorarım. “Sen mutlu bir çocukluk geçirdin, peki şimdi ne arıyorsun bu sanat dünyasında diye?”

Ben çok geniş bahçesi olan bir evde büyüdüm, geniş avlulu, geniş bahçeli evler ortamında yaşadım. Oralarda yitip oralarda buldum kendimi, sevgilerle sarmalanarak. Sonradan yaşamına katıldığım kent yani Denizli ilk gençlik yıllarımda otuz küsur bin nüfusluydu, belki kırk bine ancak varmıştı. Kentimiz kırk bini aştığında, büyüdüğünü düşünmüştüm. Elli bine vardığında çok daha büyüdüğüne inanmıştım. O yıllarda PTT’nin, kent pulları serisi vardı. O kent pullarını ben de çeker önüme karşılaştırırdım ve kentimin büyüklüğü ile onur duyar, büyümüş olan bir kentin bireyi olmaktan mutlu olurdum. Ben o kente, çocukluğumun ilk yedi yılından sonra katıldım. Altı yıl, Sarayköy’de ve onun bir nahiyesi olan, bugünkü Babadağ ilçesinde geçti. Babam öğretmendi. Denizli’ye geldiğimde şaşırmadım, çünkü kentsel doku bağlamında Denizli ile Sarayköy, birbirinin uzantısı gibiydi. O ilk hatırladığım anıların mekânı Sarayköy’dür. Bütün Sarayköy bahçe içidir, ben o bahçe içlerinde büyüdüm, Büyük Menderes’in burgaçlarının kıyıcıklarında oynadım. Babamın okuluna gidip geldim ve hep okuyan, durmadan okuyan bir adamın, babamın tanıklığını yaptım. Bu açıdan, sonraki yıllarda, babamın büyük desteğini hissettim. Yalnız manen değil, maddi olarak da. Çünkü okuma dünyamın zenginleşmesinde kitaplı bir yazar olmaktan, yani başka yazarlar tarafından yayımlanmış kitapları, yazarları olan bir yazar olmaktan hep mutluluk duydum ve bütün bunları da hep babam sağladı bana. Tüm iç zenginliğimi, donanımımı ilk elden borçlu olduğum insan babam yani. Bu yüzden hep borçlu olduğumu düşünürüm ona. Ben de hiç değilse biriken bütün kitaplarımı, Denizli’de onun adını taşıyan bir kütüphanede toplayayım ve çocukluğumun geçtiği topraklara böyle bir borç ödeyerek kentime veda edeyim istiyorum.

M.H.BİLGE: Gittikçe büyüyen bir kent olan Denizli’ye borcu olduğunu düşünerek, kütüphane kurmak isteyen biri olarak; öykülerinizde ve romanınızda öykü mekânı olarak daha çok Denizli, Sarayköy ve Ege dışına çıkılmamasının özel bir nedeni var mı?

M.S.ASLANKARA: Bilirsiniz yazarlar çocukluklarına, kentlerine giderler ve bu iki bağlaç arasında anneleri önemli yer tutar. Ben babamla başlamış oldum, sonra sonra anneme de mutlaka değineceğiz elbette.

Ama ben ilkin Ege’yi tanıdım. Çok erken yaşlarda, çocukluğumda İzmir’i tanıdım. Aşağı yukarı her yıl, İzmir Fuarı’na giderdik ve bütün Ege, fuar’a taşınırdı. Orası bir panayır yeri değildi, kültür merkeziydi. Yani Ege, baştan itibaren taşralılığı kırma yolunda önemli adımlar atmış bir alandır. Daha 17., 18.yy.larda İstanbul bir taşra havası yansıtırken İzmir, bir büyük kültür-sanat merkeziydi. Bu hep sürdü. Cumhuriyet kurulmadan daha Osmanlı döneminde, yerel kongrelerle, Alaşehir, Nazilli ve Balıkesir’i anımsayalım, İzmir’in direnişini, Hasan Tahsin’in silahını çekişini anımsayalım- Ege toprağında kentlilik başlamıştı, demek ki çok erken tarihte başlamış oluyor kentlilik. Bunu o yıllarda bilemezdim elbette. Ege’de kentlilik dokusu çok gelişmiştir. Onlardan çok daha önce, oradaki antik kentlerde de bu türde kentlilik bilincinin ortaya çıktığı görülebiliyor, anlaşılabiliyor. Kentlilik bilincini Persler’e, İskender’e karşı direnişlerde, tüm o antik kentlerde, örneğin, Ksanthos, Termessos, Serge ve Sardes gibi, pek çok kentte görüyoruz. Bu bakımdan ben Ege’yi ve yaşadığım kent Denizli’yi bir model alan olarak aldım. Çocukluğumun ilk altı yılını geçirdiğim  Sarayköy ve Babadağ’ı mikroskobik bakışla iyice önüme çektim. Sarayköy’ü, Saraykent de yaptım bu arada. Yani onu kentleştirdim ve bunları kent modeline, kentliliğe dönük tartışmalar getirmek için yaptım. O bakımdan Denizli,  Sarayköy ve Ege öykü mekânları olarak bilinçle seçildi. Öykü mekânı olarak bu kentleri seçmek, hem benim çok bildiğim bir doku olması nedeniyle, hem kentsel olguya yaklaşım biçimi olarak doğru bulduğum bir yaklaşım biçimiydi.

M.H.BİLGE: Kitaplarınızın çeşitli ithaflarla başladığı görülmektedir. Bu ithaflardan yola çıkarak, yaşamınızda yer etmiş insanlara olan duyarlılığınız hissedilmektedir. Anılan kişilerin yazma serüveninizde de etkisi mutlaka olmuştur. Biraz bundan söz edebilir misiniz?

M.S.ASLANKARA: Ben bu ithafları, bir borç ödeme anlamında alıyorum. Kitaplarım elbetteki gelecekteki insanlar için, ama ben bunları borçlarımı ödemek için kaleme alıyorum, benim kişisel borçlarımı ödeyeceğim insanlar ise geçmişte. İthaflarda anılan insanların bana yaptıkları katkı ve bana kendilerinden verdikleri değerler için, onlara bir çam sakızı sunmak istiyorum. Yeni çıkacak kitabımı da kırbeş yıl önce ilk kez yazımı yayımlayan editörüme, Sami Karaören’e sunuyorum. Bu hep de böyle devam edecek. Şimdilik babama sunduğum hiçbir kitap yok ama düşünsel bağlamda oluşturacağım kitapların tümünü  babama sunacağımı belirteyim bu arada.

M.H.BİLGE: Vefa borcunu çok önemsediğiniz konuşmalarınızdan ve ithaflardan da hissediliyor. Kitaplarınızda epigraflar da yer almaktadır. Bu epigrafların alındığı yazarların, “yazarlarınız” olabileceğini düşünebilir miyiz? Bu nedenle, tüm alıntılar incelendiğinde, başucu kitaplarınız ile ilgili bir fikir edinilebilir mi?

M.S.ASLANKARA: Cevaplamadan önce, bu soru için teşekkür edeyim. Şimdi bir Epiktetos olgusunu belirtmek gereği duyuyorum. Epiktetos hem Denizli Pamukkalelidir, hem de ciddi bir felsefeci ve köledir. “Sığınak” adlı romanım, Epiktetos’tan alıntılarla başlıyor. Ben felsefecilerin tümünü çok önemsiyorum. Epiktetos o kitapta onların bir simgesi olarak yer alıyor. Sonra Memet Fuat, beni her zaman düşünsel denemeleriyle derinden etkilemiş bir yazarımız, “Uykusu Sakız”da o var. Bu açıdan ona da ve ne bileyim Halikarnas Balıkçısı’na, Fethi Naci’ye, Vedat Günyol’a, Sabahattin Eyüboğlu’ya, Akşit Göktürk’e, Nermi Uygur’a, Salah Birsel’e ve adını anamadığım ötekilere, hep gönül borcu duyarım. Bütün bunlardan ötürü, orda bir simge anlamında kullanıyorum adları. Üçüncü olarak da çok beğendiğim, beni derinden etkileyen gerek öykücü, gerek oyun yazarı olarak Çehov’dur. “Cicoz” da doğrudan Çehov’a göndermedir, aynı zamanda Güner Sümer’e de göndermedir. Güner Sümer, bizde Çehov Tiyatrosu’nun Türkiye’deki belki tek ardılı gibi anılabilir. Bu bakımdan bu epigrafların alındığı yazarlar ve göndermeler, benim için derin anlamlara sahip. “Cicoz”, Çehov ile Güner Sümer arasında dokunmuş bir öyküler toplamı. “Cicoz” onların arasında sanki şöyle yuvarlanıvermiştir taşralı çocukların üzerine doğru, konuyu böyle almak gerekiyor belki.

M.H.BİLGE: Zaten okur, “Cicoz”’u okumaya başladıktan bir süre sonra, kitabı bırakıp Güner Sümer’le ilgili bilgi edinmek isteği duyuyor. Bu  bilgilenme isteği  de okuru  çağıran bir alan oluyor

M.S.ASLANKARA: Cicoz”, Güner Sümer’i anlatan satırlarla biter. Eğer o sayfa okunmazsa, bana göre o öykü kitabı da okunmamış demektir.

M.H.BİLGE: “Uykusu Sakız” ve “Cicoz” isimli kitaplarınızda yer alan öykülerin öncelikle üst başlıklar altında toplanmış olduğunu görüyoruz. Öykülerin, bu üst başlıklar altında toplanma şeklinin, Aslankara öykücülüğünün özel bir biçemi olduğunu söyleyebilir miyiz?

M.S.ASLANKARA: Öyküleri, bu üst başlıklar altında toplama şeklinin, salt bana özgü bir biçem gibi algılanması doğru olmaz sanırım. Bu biçemin kullanımı, öykücüğümde belki bir süre daha devam edecektir. Bazen bir durumun anlatılması, o durumun tümünün yansıtılması anlamına gelmiyor. Ne bileyim en azından yazarın kendini ikna edemediğini, tam anlamıyla bunu anlatamadığını, bir eksik bırakmış olabileceğini düşündüğünü akla getirebiliriz.. Üst başlıklarla, bir iki öykünün yanında farklı koridorlar oluşturulabileceğini sanıyorum. Bu koridorlar yoluyla, öyküyü başka bir biçemde ama yine bu başlık altında anlatabilme olanağı ele edilebilir belki, kimbilir.

M.H.BİLGE: Bu olanağın da bir anlamda öyküler arasında tema bütünlüğünün sağlanmasına yardımcı olduğu düşünülebilir mi? 

M.S.ASLANKARA: Ben önce öyküyü yazıyorum, sonrasında bunun eksik kaldığını düşünüyorum ve öykünün yanında koridorlar geliştiriyorum. Bu koridorlar, her zaman yerini bulmayabilir. Bazılarını çıkarıyorum, başka yeni koridorlar açıyorum. Ya da patikalar açıyorum. böyle geçenekler oluşturuyorum. Yani o konuyla, temayla, kahramanla boğuşup duruyorum. Böylelikle o benden çıksın istiyorum.

M.H.BİLGE: O zaman  temayı da o üst başlıklarla tamamlamış oluyorsunuz.

M.S.ASLANKARA: Elbette. Öyküyü tamamladıktan sonra, artık onu dışarı çıkarıyorum. Örneğin şimdi, bilmem eklemem ne kadar doğru olur ama tiyatro üzerine duracağım son bir  romanım daha var. Demek ki tiyatro henüz bitmiş değil bende, sürüyor. Kentlilik de böyle.  Üzerinde çalışıyorum, bilmem kaç yıl daha sürer. Bu dosyayla artık nokta koyacağımı sanıyorum tiyatroya. Demek ki bu izlek kalmış bende, o halde ille bunu yazmam gerekiyor, içselleştirilmiş bir şey, durmadan dürtüyor insanı, benim için kentlilik de böyle, bilmem anlatabiliyor muyum?

M.H.BİLGE: “Uykusu Sakız”,Çağla Aşklar”, “Kabaran Acılar” ve “Ayrıksı Sular” üst başlıklarında toplanan on üç öykünün isimlerini genel olarak değerlendirdiğimizde; şiirsel bir anlatımla, özenle seçilmiş olduğunu görüyoruz. Bu özeni göz önüne alırsak, öykü isimlerinin okuru çağırmasını istediğinizi düşünebilir miyiz?

M.S.ASLANKARA: İki kitabımda da öykülerin tek tek adlarının belleğe yerleşmesinden çok, öykülerin hep bir bütün olarak, bunların üst başlığıyla anımsanmasını arzu ettim. “Uykusu Sakız”daki öykülerden birinin adının anımsanması değil, örneğin “Anneler Gizler” diye bir öykü adının, “Aykırı Sular” bölümünün anımsanmasını değil “Uykusu Sakız”’ adlı kitabın bütününün anımsanmasını islemiştim. Bunun gibi “Cicoz”da da öykü isimleri olan “Sabah”ın, bölüm olarak “Mazı”nın değil, “Cicoz”un anımsanmasını isterim. Şu sıra üzerinde çalıştığım öykü dosyam da bu yönde gelişme gösteriyor. Ancak benim öykü anlayışım, asla bir roman bütünlüğüne götürmez okuru. “Cicoz”u bir roman gibi okumanın olanaklı olması ayrı bir şey, ama bunlar öykü olarak yazılan verimler yine de. Ben işin başına, öykü olarak geçiyorum ama bir anlatı evreni oluşturmuşum. Orada bir öykü var, ona takılıyorum, burada bir öykü var, buna takılıyorum, zaten yazarlık bir seçme işi. Bütünlüğü okura hissettirebiliyor musunuz? Önemli olan bu.

M.H.BİLGE: Bir kitap tamamlandığı zaman, her yeni okuma özneldir, yeni bir alandır belki ama, yazarından okura akanları, okur kendine göre mutlaka yorumlayıp, belki sizin istediğiniz bir noktada, belki de farklı uçlarda mutlaka almış oluyor. “Uykusu Sakız” ve “Cicoz”a dedikleriniz doğrultusunda bakıldığında, aslında “doğru” konulmuş isimleri, o üst başlıklar ve öykü isimler olduğu anlaşılıyor. Tüm bu isimler, üst başlıklar ve öykü isimleri,  kitabın bütünlüğünü okura hatırlatıyor zaten

M.H.BİLGE: “Uykusu Sakız” adlı  kitapta, küçük bir erkek çocuğun gözünden yeni keşfedilen çocuk cinselliği de işlenilmiş, okura -öykü kişilerinin- annenin hayatındaki adam ve oğluyla oynadığı karanlık oda oyununda ve Selim’in Mine ve oğlu Tolga ile birlikte canlandırdığı tren vagon dramasındaki anlarla cinsellik çok naif bir biçimde anlatılmıştır. Kitabın ilk basım tarihi olan 20001 yılına nazaran son yıllarda gittikçe kirlenen dünya düzeninde bu konuya daha da dikkat çekilmeli midir sizce?

M.S.ASLANKARA: Bu soru çok dramatik bir alanla ilişkili. Daha önceleri de “Uykusu Sakız”la çocuk cinselliği arasında ilişkiler kurulmuştu. Cinsellik, bizim doğamızda var olan bir olgu, bunu reddedemeyiz. Hepimiz bilimcilerin çeşitli adlar verdiği belirli evreler geçiriyoruz,  çocuklar da cinselliği merak ediyor ve sorguluyorlar. Anne diye soruyor, baba diye soruyor “Ben nereden geldim?” Şimdi bu soru karşısında bizim utanmak gibi bir lüksümüz olamaz. Biz bu çocuğun gözlemini ne kadar biliyoruz? Annesi ile babasını ne kadar gözlüyor? Elbette aynı zamanda onların cinsel yaşamının da gözlemcisi çocuklar. Gerek kendi cinselliğimizi, gerekse anne babalarımızın, birlikte yaşadığımız yakınlarımızın cinsel dünyalarını, estetik biçimde yansıtmanın, bunları sanata yerleştirebilmenin bir yanı mutlaka vardır. Ancak bunu kabalaştırmak, çirkinleştirmek pek hoş olmaz, çünkü edebiyat o değildir. Örneğin erotizm bir sanattır, ama pornografi sanat değildir. Hele bunun şiddete, tacize, enseste uzanan uçları, çok tehlikeli bir oyuna dönüşebilir. Bu konunun öyküde, çok ustalıkla işlendiği verimler var. O yapıtlarda siz o acıyı çeken kız için üzülüyor, yırtınıyorsunuz, ama bunu bu başarıyla yapamayanlar da var ne yazık ki. Bana göre bu acılar, çok naif bir biçimde anlatılabilmeli. Bu acıların yansıtılmasında hem yazınsal olacaksınız, hem pornografiden uzak duracaksınız. Bunun için pornografiye sırt dönüp yüzümüzü erotizmden yana çevirmemiz gerekiyor. Örneğin sinemada bir perdeden su damlar, yakın planda su damlası vardır, sonraki karede, arkada siluet halinde bir çıplak beden vardır onu görürüz, biri duş yapmaktadır. Bu perdeyi açtığımızda, yırttığımızda onu, o bedeni çırılçıplak gösterdiğimizde her zaman güzel olmayabilir. Bir yazar bedeni ne zaman çıplak göstereceğini, ne zaman iki insanı sevişirken üstelik nasıl yansıtacağını bilmek zorunda. Çünkü sanat, göstermek işi değil, bir imge ormanının içinde olan biteni bizde yaratırken aynı zamanda bunu hünerle örtme işidir. Bunu sakın unutmayalım.

M.H.BİLGE: Söylemek istediğim buydu. Gittikçe kirlenen ve çocuk istismarının çok gündemde olduğu bir dönemde, teninizde hissedilen çekilen acıların çok daha naif olarak  anlatılması gerekiyor mutlaka. Dikkat çekilmesi gerekli mi diye sorduğum tam da bu noktada düğümlenen bir soruydu ?

M.S.ASLANKARA: Evet buna dikkat çekilmeli.  Gerçekten de öyle bir çağda yaşar hale geldik ki; bütün bunlar örtülüyor, diyelim ki; kilimin, halının altına süpürülüyor ve orada bırakılıyor.               Birgün bu halı, kilim kalktığında, oradaki çöpler, süprüntüler, nasılsa ortaya çıkacak. Doğu toplumlarında cinselliği örte örte bir yandan da eşcinselliğin önünü açmış oluyoruz. Bu işin erbapları, zaten İslam inancında da böyle söylüyor. Şimdi buradan başlarsak; erkeğin gördüğü her kadına bir nesne gibi bakma eğiliminin kışkırtıldığı düşünülebilir. Bir de bu kadınların yetiştirdiği erkek çocukları var, onlar da çocuklarını bu yönde eğitiyorlar. Öte yandan bu eşcinsellik, çocuğa yönelik cinsel taciz Osmanlı’dan bu yana yaygın. Kadınlar tabu yapılmış, erkekler de küçüklüklerinden itibaren “oğlan” olarak kullanılır hale getirilmiş,  cinsel açıdan bir “nesne” yapılmışlar. Bunun geçmişte Mısır’da, Antik Yunan’da, Roma’da, Bizans’ta kökenleri var, kaynakları bulunuyor. Yeni değil yani. Ana tanrıça çağından sonra Antik Yunan’dan Osmanlı toplumuna geldiğimizde  bunun kültür haline dönüşmüş, yani “oğlancılığın” kültür olarak benimsenmiş haline geliyoruz. Bu bizim kültürümüze dönüşüyor yani, içselleştiriyoruz bunu. Bu açıdan bakıldığında artık, kültüre dönüşmüş sosyal bir sorun yumağı olan bu sorunlarla ilgili olarak, buna dönük sanatsal  yapıtlar ortaya çıkarmamızda hiçbir sakınca  bulunmamaktadır. Aksine mutlaka alana katkısı olacaktır diye düşünüyorum.

M.H.BİLGE: “Uykusu Sakız” adlı kitapta bir çocuk gözünden olaylar geçmişe dönerek, anne, baba ve yakın arkadaşlarla hesaplaşmalar yer almaktadır. Bu öykülerden hareketle zaman atlamaları yaparak, geri dönüşlerle anlatım şeklinin kullanımı konusunda, yazmaya yeni başlayanlara neler  söyleyebilir siniz ?

M.S.ASLANKARA: Şimdi öykü deniyor, ancak bunu geçmişteki hikâyeden ayrı olarak kullanıyoruz. Öykü anlamlandırma ile geliştirilmiş, ortaya çıkarılmış bir anlatı biçimi. Hikâye etmede bir öyküleme var, bu anlatma biçimi, öykü değil, öyküleme. Yazarlık öyle bir hüner ki, siz yazmayacaksınız, ama bunu okura algılatacaksınız. Okur, sizin öyküye yerleştirdiğiniz ipuçlarından bunu çorap söküğü gibi derleyip toplayacak. Yani; 1) Olanı biteni ille anlatmak zorunluluğu duymayacaksınız, 2) İlle bir son yaratmak zorunluluğu duymayacaksınız. Ama tüm öykülemeler, bizi bir yerde, bir zaman ama kaç zaman sonra bilinmez, bir öyküye götürür elbette. Öykü yazarı da bu doğrultuda sürekli olarak bir öykü heybesi ile dolaşmalı, oraya her şeyi atmalıdır. Kendimizi çayırda koyunlar gibi düşünmeliyiz, gecesi var bunun, gündüzü var. Kurt gelir çakal gelir kapar bizi. Bunun için her şeyi yiyeceğiz hemen, iki çiğneyip yutacağız, nasılsa bizim işkembemiz var, geviş getiririz sonra.  Nasılsa geceler uzun… Ama sindirmeden bu yuttuklarımıza dayanıp soyutlayımdan, dönüştürümden geçirmeden anlatmaya kalkarsak bunları, öykü çıkmaz, olsa olsa posa çıkar bundan. Öykü, heybeye doldurduklarımızı kırkambardan, şirdenden, şurdan burdan geçirip sütleştirdiklerimizden çıkar ortaya.

M.H.BİLGE: 2002 yılı Yunus Nadi ödülü alan “Uykusu Sakız”dan sonra “Sığınak” adlı romanınız ardından da  Ekim 2008 yılında da “Cicoz” adlı ikinci öykü kitabınızın yayımlandığını biliyoruz.

Bir çocuk oyunu anlamına gelen “Cicoz” adlı kitapta yer alan öyküler, yine oyun isimleri olan “Mazı”, “Gülle”, “Misket”, “Bilye”, “Cicoz” ve “Ceviz” isimlerini taşımaktadır. Öykü adları da aya göre şekillenen  günün zaman dilimleridir. Oyun ve zaman kavramları bir arada kullanılarak, okura zamanla büyüyen bir çocuk ilişkilendirmesi sezdirilmek mi  istenilmiştir?

M.S.ASLANKARA: Haklısınız, biz şimdi kendimizi oyun içinde buluyoruz. Bir oyun sahnelemek gibi bir eğilim duymasak da bizler zaten oyun oynuyoruz. Nitekim bu yönde öykülere göndermeler çok açık biçimde yerleştiriliyor. Bunlar kolayca alımlanabilir, ama kolayca alımlanamayan  şey, belki o sizin dediğiniz olabilir. Bu oyun olgusuyla yalnız çocuklukta değil, yaşamımız boyunca da  içiçeyiz. Oyuna çocuklukta başlıyoruz ama geliştire geliştire de sürdürüyoruz. Sonunda öyle bir yere geliyoruz ki; ölüm oyununa da hazır hale gelmiş oluyoruz. Ölüm de artık bir oyuna dönüşüyor. Bu açıdan “Cicoz” biraz da bunu yansıtıyor. Burada oyunla zaman bağlantısı çok somut biçimde düşünülebilir. Size yürekten katılıyorum, evet öykülerde zamanla büyüyen bir çocuk ilişkilendirmesi sezdirilmek istenilmiştir.

M.H.BİLGE: “Cicoz” adlı kitapta öykülerin başlangıcında şiirsel metinler bulunmaktadır. Bu metinler, gövdeye bağlı bir şiir izlenimi vermekle beraber bu şiirin kitabın bütünlüğünü anlamlandırması dışında sizce özel bir anlamı var mıdır?

M.S.ASLANKARA: Şiirsel metinlerin arka arkaya sıralanmasıyla oluşturulan gövde şiir, “Cicoz” adlı kitapta öykülerin, bir anlamda özetini, bir anlamda içsel sindirmesini, bir anlamda  da gizli göndermelerini yapması açısından bilinçli şekilde seçilmiştir.  Şair olabilseydim araya girip  örneğin  “Solgun bir gül oluyor dokununca“ demeyi isterdim.. O metinlerin şiir olduğunu kesinlikle söylemiyorum. Bu nedenle şiirsel kılmaya çalıştım. Öyle anlam kümeleri ile imgeler arasında çok yoğun ilişki kurarak, bunları anlatayım istedim. Orada çünkü, her birinde oyunun yuvarlanışı var. O yuvarlanma, sonunda hayatın da sonuna gider. Yani bir çocukluktan başlar,  yaşlılıkla gider ve  en son kuyuda biter, ama hayat orada bitmez. Düz tümcelerle olgusal ya da imgesel ama bir biçimde düz tümcelerle bunu anlatmak olanaksız diye düşündüm, ona göre tasarladım. Bu nedenle de düz tümcelerle yazdıklarımı yoğurayım istedim. Belki orada -şairleri kıskandığım için- ona dönük bir şeyler söyleyerek bunu anlamlandırayım istedim. Ama bunun olup olmadığından emin değilim tabii.

M.H.BİLGE: Kitabı bitirdiğimizde, insanın hafızasında aynı gövdeye bağlı şiirsel bir metin kalıyor. Öykü ile çok denk düşen -tabii çok bilinçli yapıldığı için- denk düşen özel bir metin belirginleşiyor. O kitap için de belki o şiirsel metin için de ayrı bir imgeleme ve ayrı ayrı metin okuması yapılarak, “Cicoz” değerlendirilebilir. Öykülerin ve bir gövdeye bağlı şiirsel metnin benzerlikleri ve ayrılıkları karşılaştırılabilir.

M.H.BİLGE: Öykülerde ayna imgesinin sıklıkla kullanıldığı görülüyor. Tema bütünlüğünde ilerleyen kitabın sonunda, ana öykü kişisi Hakkı’nın kendini sır doktoru olarak tanıtmaya başladığını görüyoruz. Aynanın sırrı arkasındaki sırda saklı diyenlere kulak verdiğimizde, aynayı yaşam olarak düşünürsek;  bu noktadan yaşamda asıl sırrın göremediklerimiz olduğu çıkarımı yapılabilir mi ?

M.S.ASLANKARA:  Elbette. Ayna imgesini bütün yazarlar kullanıyor. Bence de bu imgenin öykülerde yer alışı, o yazarların bir uzantısı, ardıllığı anlamında alınabilir. Shakespeare ve bütün tiyatrocular da zaten bir ayna içinde görürler hayatı ve tiyatro sanatının kendimizi bu aynada  görmemize, tartmamanıza yaradığını vurgularlar. Bu açıdan ayna imgesi çok önemli. Hatta ben ona gönderme yapmak için “Uykusu Sakız”da bir “Şekispir aynası” kullandım.  Orada kahramanımız ablasına bir ayna verir ve bunun Şekispir’in aynası olduğunu söyler. Benim ekleyebileceğim bu kadar.

M.H.BİLGE: “Cicoz”da tiyatro tutkunlarının serüvenleri öykü disiplini çerçevesinde anlatılmıştır. Öykülerde bir taşra tiyatrocusunun küçük oğlu anlatıcı olarak seçilmiştir. Tiyatro alanında yapmış olduğunuz çalışmaların bu öykünün ana çatısının oluşturulmasında etkisi ne kadardır ?  .

M.S.ASLANKARA: Nursel Duruel benimle “Cicoz” üzerine yaptığı söyleşide ilginç bir            saptama da getirmişti. Bu yazdıklarım için, Türk tiyatrosunun gayri resmi bir tarihi gibi de alınabilir bunlar diyerek, bu kitabın bu açıdan da önemini vurgulamaya girişmişti.

Ben de kendi yaşamımdaki bütün birikimlerimle, bu kitabı kaleme aldığımı söyleyebilirim. Dolayısıyla tiyatro çok bildiğim bir ortam. Ben tiyatronun her şeyiyle ilgilendim, turnede eşya taşımaktan yapımcılığına, yönetmenliğine kadar tiyatroda yapmadığım hiçbir iş kalmamıştır. Bunların elbette çok önemi olmayabilir. Bir yazar da bunları yazabilir. Ama ben bütün bunları ruhumdan, damarlarımdan damıtmış olarak yazdığım için, belki bir anlamda  daha canlı olmuş olabilir.

M.H.BİLGE: “Sığınak” adlı kitap, “Kentin tarihini çaldım, evet çaldım, başkaları için değeri olabilir mi bunun, ben değerli bir şey çalmışcasına ürküyorum kendimden.” cümlesi ile başlamaktadır. Öykü kişisi değil de bir yazar olarak, hangi kentin “tarihini çalmak” hatta yeniden yazmak isterdiniz?

M.S.ASLANKARA: Ben bu konuda son derece iştahlı biriyim. Ben dünyanın tarihini çalmak ve yeniden yazmak isterdim. Spartaküs’ten itibaren tek bir kentle yetinmezdim. Nasılsa kendi kentimin tarihini yeniden yazıyorum, Sarayköy, Saraykent ve Denizli bunlar hep olacak zaten. Türkiye’yle de  ilgili başka başka yazarlar görevlerini yapıyor. Başka ülkelerin, başka kentlerinde oturan yazarları da kendi ülkelerindeki kentlerin yeniden yaratılması işini yapıyor. Bana galiba şu küçük Dünya kalıyor.

M.H.BİLGE: “Gidenler Öyküler” isimli öyküde yer alan; “Öyküyü gütmeye karar verişim o sıralara rastlıyor işte… Öykünün ipi bende değil, benim ipim öyküde. İstediği yöne çekiştirip yayılıyor öykü, beni de peşinden sürükleyerek.. Öyküm, başka başka öykülerle karşılaşıyor bu arada. Kimine tos gösteriyor, kimine de kur yapıyor.” cümlelerinin, bir yazarın öykü yazma serüveninde çok önemli yeri olduğunu düşünüyorum. Siz de öykülerinizi yazarken öykü kişisinin sözünü ettiği gibi öykünün içinde savrulduğunuz oluyor mu ve/ya yazmak kendinizi istediğiniz öykünün çok dışında buluveriyor musunuz birdenbire ?

M.S.ASLANKARA: Hep de böyle, öykü öksüzü çocukmuşum gibi buluyorum kendimi. Yazmak istediğim öykünün dışında, öykü yetimi olarak. Öykü öyle kunt bir yapı ki;  cinini sarmalayan kılıfı var, öyle kolayca sızılamıyor içine. Yazarken değil yalnız okurken de böyle. Öykünün içine giremiyorum, ya da giremediğimi düşünüyorum. Yani, benim imge olarak canlandırdığım, hayalini kurduğum öyküye bir türlü ulaşamıyorum. Bunu bütün öykülerimde yaşıyorum ve yazdıktan sonra nice zaman beklesem de bu kuşkumu silemiyorum. Öykü, yazarının elinde değil hiçbir zaman. Ancak biz  yine de  öykülerimizi bir biçimde böyle var edeceğiz,  başka bir çaremiz, başka  bir yolumuz bulunmuyor zaten.

M.H.BİLGE: Sözcüklerin bizi başka yerlere götürdüğü için, yazmak istediğimiz öyküyü bir türlü yazamadığımız için, hâlâ yazmaya devam ediyor olabilir miyiz ?      

M.S.ASLANKARA: Elbette. Tıpkı bir böceğin pervane hareketiyle ışığa yönelişindeki gibi –kaldı ki pervane de deniyor zaten bunlara-, biz o ışığa ulaşmaya çalışıyoruz. Öyküye, romana, anlatının kendisine, bunlarla birebir buluşup yüzleşmeye, bütünleşmeye. Yani biz yanmaya çabalıyoruz aslında, ama bir türlü yanamıyoruz. O ışığa bir türlü varamıyoruz. Hep vardığımızı düşünüyoruz ama hep düşüyoruz. Sonunda da yorgunluktan gücümüz tükendiğinden, bir gün yaşamımız sona eriyor. Bu bakımdan Diderot’nun şu sözü çok anlamlı gelir bana:  “Sanat uzun yaşam kısa.”  Şimdi milyonlarca böcek var o ışığa ulaşamaya çalışırken düşmüş yere, bir türlü o ışığa ulaşamamış.. Siz ışığa güneş deyin, Tanrı deyin, öykü tanrısı deyin  roman tanrısı deyin, sanat tanrısı deyin, ne derseniz deyin, ona ulaşılamıyor bir türlü. İşte o, tanrı olma noktası.

M.H.BİLGE: Ama her şeye rağmen yine de yazmaktan da vazgeçemiyoruz.  

M.S.ASLANKARA: Vazgeçemiyoruz tabii. Ama bir türlü yazmak istediğimizi de tam istediğimiz gibi yazamıyoruz.

M.H.BİLGE Söyleşimize devam ederken, yeni romanınızın haberini almış olmak sevindirdi beni. “Le” adlı romanınız ile ilgili bize biraz ip uçları vere bilir misiniz?

M.S.ASLANKARA: Evet “Le” yeni romanımın adı. Yayınevi düzelti için gönderdi yenice. Şimdi buna çalışıyorum. Belki bu söyleşi yayımlandığında roman da ulaşmış olur okura. Bu benim yayımlanan dördüncü romanım. İlk romanım 1993’de yayımlanmıştı. .Bunun üzerinden yaklaşık yirmi yıla yakın bir zaman geçmiş oldu. “Le”  adlı romanımda birbirinden bağımsız olarak okunabilmesini amaçladığım üç ayrı bölüm var. “Gül”, “Le” , “Sin”. “Cicoz”daki öyküler roman gibi de okunabiliyordu, roman gibi okunabilen öykülerdi onlar, ama “Le” roman gibi okunabilen bir roman. “Le”, bilmiyorum okura ne söyleyecektir, bilmiyorum okur“Le”, yi  nasıl karşılayacaktır. Dosya, artık benim elimden çıktıktan sonra, hiçbir söz düşmez bana. Okurun gerçeklik alanındadır artık roman, bu kez kararı verecek olan “okur tanrı”dır çünkü…

M.H.BİLGE: Öykü, roman, tiyatro ve yaşam üzerine yaptığımız bu keyifli söyleşi için tekrar çok teşekkür ederim. Bundan sonraki verimlerinizi de merakla ve heyecanla bekliyoruz.

M.S.ASLANKARA: Ben de  çok teşekkür ederim.

Mine Hoşcan Bilge
5.6.2010

Fotoğraflar:Ümit Topaloğlu