SAYFA YAZISI M.S.Aslankara; İŞLEME BİÇİMİ OLARAK EDEBİYAT…

BİR İŞLEME BİÇİMİ OLARAK EDEBİYAT

M.Sadık Aslankara
(25.05.2023 YAZISIDIR.)

Her canlı, yaşam kuşatmasının dayattığı bir çevre/dış dünya gerçekliğiyle karşı karşıya, tüm canlılar bunu, kendi anadilinde algılıyor doğallıkla. İnsan da karınca da yosun da, bunu algı çarkına dayalı, neyse bu, kendi anadilinde, doğru ifadeyle içine geldiği dünyanın dilinde yerli yerine oturtup yaşamda kalma savaşı verirken aynı zamanda bunun şifresini kayda alarak hayatını her seferinde yeniden örüntülemeye girişiyor bir biçimde.

Öteki canlıları, onların algısal anadillerini bir yana bırakıp insana, bireyin çevresiyle ilişkilenişine dönelim biz. Anadili, anne dili olarak doğrudan bireyin kuşatıcısı ilk hikâyesi bağlamında alınabilir. Nitekim yaşam yolculuğuna anne karnında kurduğu hikâyeyle başlayan bebek, artık bunun üzerine hikâyeler kura kura bu yolculuğu ileriye taşıyor, ama ileriye giderken geçmişe dönük düşsel yolculuklar da kurabilen varlık bağlamında kendi mitini yaratmaktan da geri durmuyor. Beyin kıvrımlarına benzer biçimde belki kimi insan çok karmaşık hikâyelerle hayatı taşırken kimileri bunu daha düz, neredeyse düşük hatta tekdüze yansıtımla da kurabiliyor pekâlâ.

Ne ki hikâyemiz olmadan asla yaşayamıyoruz. Bu amaçla ille hikâye kurmak, geçmişe ya da geleceğe yönelik kurguladığımız hikâyelerle kendimizi ayakları daha sağlam yere basan bir dünyayla konumlandırmak için çaba harcıyoruz. Çünkü kendi gerçekliğimizi, yanı sıra dış dünya bağlamında bizi her anlamda kuşatan olgusal, duyusal, bilişsel vb. tüm gerçekliği de ancak kendi anne dilimizde hikâyeler kurarak yaşayabiliyor, ancak böylece yerli yerine oturtabiliyoruz.

Anne dilinden çıkıp anadile geçtiğimizde, dünyanın öteki dilleri, anadilleriyle ilişkilendiğimizde de durum değişmiyor, kendimizi, en yakından en uzağa parmak ucundan yıldızlara, aklımıza her ne gelirse tüm çevremizdekileri yine bu hikâyelerle algılayıp tanımlıyor, bütün bunları kendi hayatımıza birer yol kılavuzu, yapılandırma gereci olarak yerleştiriyoruz.

İnsanoğlu, kendisi için hikâyeler kurup yaratarak, bunlar aracılığıyla yalanlar kıvırıp gerçekliği, kendi hayatına uydurarak yaşıyor. Başlı başına kendisine bir hikâye kurabilmek için çabalıyor sürekli. Çünkü bu yalanlara gereksinim duyuyor kişi çaresizlik içinde. Güçlükleri alt edememenin, yapıp etmeleri olduramamanın, başaramamanın, öteye gitmeye gerek yok, en sonunda ölümü alt edememenin çaresizliğine dönüşüyor bu, işte bu nedenle bütün çaresizlikleri göğüslemenin de gereci olup çıkıyor kurulan hikâyeler, insan hep bunun için çabalıyor, sonunda başarabildiği, salt hikâye uydurmak oluyor ancak.

Bu hikâyeler bilime, felsefeye, sanata, spora sonra kültür, siyasa, cinsellik din, hukuk vb. akla gelebilecek her alana uzanıp varlık buluyor kişinin kendisine ördüğü bir tür yaşam odası halinde, her anlamda hayatın içinde yer alıyor.

Peki, bu hikâyeler nasıl kuruluyor? Elbette dille, sözcükler aracılığıyla.

Böyle olduğunda hikâye kurulumunun bir başka boyutuna, bir işleme biçimi düzlemi halinde yatay anlamda uzanan edebiyat alanına geçiyoruz. Buna göre hikâyelerin işlenebilmesi amacıyla geniş ciğerli bir körüklemeyle dilin örse yatırılıp sözcüklerin çekiçlenmesi, yeni sözdizimleriyle, sözcük şavkımalarıyla bunların her seferinde yeniden geliştirilmesi gerekiyor ki hikâyeler, arzu edilen biçimde işlenebilsin. Bir başka deyişle öylesine göz alıcı güzellikle ortaya çıkıp pırıl pırıl parıldasın ki alabildiğine göz kamaştırsın hikâyeler, böylelikle hem gerçektenlik temelinde, hem de yalanın bükümlenişi doğrultusunda doyuruculuk yansıtabilsin.

Bilimin kendisi de bir tür hikâye yaratma bağlamında alınabilir. Gökleri yorumlamak, gökleri yasalarla açıklamak nasıl birbirinden ayrılıyorsa bilime dönük hikâye edişler de kuşkusuz kendi dilinde işlenecektir, her alan, kendi dilini dayatacaktır zaten.

Buraya dek getirdiğim olguyu, aralıklarla üzerinde durduğum, “yazın (edebiyat) eleştirisi”, “yazınsal (edebi) eleştiri” olarak iki farklı ulamda aldığım söyleme dayalı halde sürdüreyim, yanı sıra bir örnekten de yararlanarak.

Kuşku yok ki yazın dünyası, bütün öteki alanlar kadar, hatta onlara göre daha fazla hikâyenin kurulup dağıldığı, üstelik bu kez hikâye kurucuların kendilerinin de bu yolla hikâyelerini kurmak zorunda kaldıkları bir alan.

Yazarlığı, hayatıyla değiştirmeye dönük herhangi tutku yaşamamış, yazmayı, büyük bir hayatla değiştirip kendine dönük hikâye yaratmamış, bunu düşlememiş, var olan konumuyla yetinmeyi yeğlemiş bir yazınbilimci de eleştiri kaleme alabilir elbette, biz de okur, yararlanırız bundan.

Ama ortaya şöyle bir soru gelebilir, yazınbilimci, kaleme aldığı eleştiri yazısında, yüksek bir taşıyıcılık sergileyip onay alabilir, ancak hayatını yazarlık tutkusuyla değiştirmiş bir yazar tarafından kaleme alınan, içerikçe gevşek dokulu bir metnin, bunu bir “hikâye” olarak kabul ettiğimizde bu hikâyenin karşısında ne yapabilir sizce?

Görüldüğü üzere edebiyat bir işleme biçimi. Yapay zekâ çağına gelinirken konular kabarmış gibi görünebilir, oysa izleksel (tematik) açıdan değişen durum yok. O zaman siz işleme biçimi olarak edebiyatta nelerden yararlanabilirsiniz? Kuşkusuz dilden, sözcüklerden. Bir hikâyeyi farklı bir biçimde kurabilmenin en temel yollarından biri de bu işte; işleme biçimi.

Minik bir örnek paylaşayım.

Fethi Naci, Reşat Nuri’nin Romancılığı (Oğlak, 1995) adlı yapıtında, onun, romanlarında aralıklarla “göz yaşartıcı bomba” kullandığını söyler.

Fethi Naci’nin bu saptamasını bir yazınbilimci, bu şekilde ifade etmekten kaçınır, o, daha çok okul (ekol) anlayışına dayalı bir eleştiri kavrayışı sergiler. Dipnotlara başvurmak gereği duyar, bunlar da hep ölçünlü olur, sonra kesin yargılardan kaçınmaya çabalar.

Oysa Fethi Naci yazınbilimci değil yazardır, o, yazınsal eleştiriyi önemser daha çok. İşte size bir işleme biçimi örneği olarak edebiyat…