Mine Hoşcan Bilge – “Sığınak” ta “Uykusu Sakız”La“Cicoz” Oynamak

“SIĞINAK” TA “UYKUSU SAKIZ”LACİCOZ” OYNAMAK

Mine Hoşcan Bilge

 Sadık Aslankara’nın 2002 yılı Yunus Nadi Öykü ödülü alan “Uykusu Sakız” adlı kitabından sonra “Sığınak” adlı romanı, ardından da Ekim 2008’de “Cicoz” adlı öykü kitabı yayımlandı.

Yazarın roman ve öykü kitaplarının, çeşitli ithaflarla başladığı görülüyor. Bu ithaflardan yola çıkarak yaşamında yer etmiş insanlara olan duyarlılığı hissedilmektedir. Kitaplarını ithaf ettiği kişilerin, yazma serüveninde beraber yürüdüğü ve/veya bu yolculuklarında destek olmuş, bir şekilde etkisi olan kişilerden oluştuğu anlaşılıyor. Anılan bu kişilerin etkilerinin, fazla olduğunu düşünüyorum. Bununla beraber, Aslankara’nın ithaflarında adı geçen kişilere vefa borcu da duyduğu hissediliyor. Vefa, insanın ilişkilerinde sorumlu olduğu temel ahlâkî ilke olarak kabul edildiğinde; bu ithafların, Aslankara için önemi daha da belirginleşmektedir.

Ayrıca kitaplarında epigraflar da yer almaktadır. Epigrafların alındığı yazarların, Aslankara’nın “yazarları” olabileceğini düşünmek mümkündür. Bu nedenle, tüm alıntılar incelendiğinde, başucu kitapları ile ilgili bir fikir edinilebilir.

Bununla beraber gerek romanında, gerekse öykü kitaplarında çeşitli alıntılarla bulunmaktadır. Sığınak” adlı romanı, Epiktetos’tan alıntılarla başlıyor. Bu alıntı, felsefecilere verdiği önemi vurgulamaktadır. Yazar, Epiktetos yoluyla simgesel bir gönderme de yapıyor. “Uykusu Sakız” adlı kitapta düşünsel boyutta çeşitli eserler vermiş olan Memet Fuat’ın alıntıları bulunmaktadır. “Cicoz” da da hem öykücü, hem oyun yazarı olarak Anton Çehov ile dokunmuş öyküler yer alıyor. Kitapta öyküler boyunca, Çehov’un soluğu hissedilmektedir. Ayrıca “Cicoz”da Güner Sümer’in yaşam öyküsüne de yer verilmiştir. “… bu kez de onunla yüz yüze geliyorum. Güner Abi, siz de burdasınız demek?… Güner Sümer’in ta kendisiymiş meğer. Elimle yüzüne dokunuyorum, o mu değil mi, yoksa aynanın sırı mı oyun ediyor bana?” (C s:33) cümlelerinden de anlaşılacağı gibi Güner Sümer,“Cicoz”un içinde varlığını sürdürmektedir. Zaten Cicoz”, Güner Sümer’i anlatan satırlarla bitiyor. Bu nedenle kitapta yer alan öykülerin anlaşılabilmesi için, mutlaka Güner Sümer ile ilgili bilgi edinilmesi gerekmektedir.

Sadık Aslankara’nın kitaplarındaki öykülerin, üst başlıklar altında toplanmış olduğunu görüyoruz. Bu biçemin 2001 yılında yayımlanan “Uykusu Sakız”da ve 7 yıl sonra yayımlanan “Cicoz”da da uygulandığı görülüyor. Bu süreklilik dikkat çekmektedir. Öykülerdeki anlatılmak istenilenlerin, yan dallarla, yan yollarla pekiştirilerek anlatılması da öykülenmek istenilenlere zenginlik katmıştır. Bu katkı anlatımda çeşitliği arttırarak, öykülere derinlik de kazandırmaktadır.

“Uykusu Sakız”daki, “Çağla Aşklar”, “Kabaran Acılar” ve “Ayrıksı Sular” üst başlıklarında toplanan on üç öykünün isimlerini genel olarak değerlendirdiğimizde; şiirsel bir anlatımla, özenle seçilmiş olduğunu görüyoruz. Öykü isimlerinin şiirsel anlatımı, bu yönüyle de okuru çağırmaktadır. Ancak her ne kadar öykü isimleri üst başlıklar altında toplanılsa da, kitapları kendi bütünlükleri üzerinden değerlendirilmek gerektiğini düşünüyorum. Çünkü “Cicoz”da yer alan öykülerin, tema bütünlüğü, roman gibi okunabilmesini olanaklı kılsa da; öykülerin tümü, bir anlatı evreni oluşturuyor. Bu nedenle, her kitap kendi evreni içinde değerlendirilmeli ve sadece öykülerin değil, kitap isimleri de akılda tutulmalıdır. Tüm bu isimler, üst başlıklar ve öykü isimleri, kitabın bütünlüğünü okura hatırlatmaktadır. Böylelikle temanın da o üst başlıklarla tamamlandığı düşünülebilir.

“Uykusu Sakız” ve “Cicoz” adlı kitapların isimlerinin yanı sıra, üst başlıkların ve öykü isimlerinin de “doğru” konulmuş olduğu anlaşılıyor. Zaten tüm bu isimler, üst başlıklar ve öykü isimleri,  kitabın bütünlüğünü tamamlayan unsurlardır.

Sadık Aslankara’nın, öykülerinde ayna imgesini sıklıkla kullandığı görülüyor. “Aynalardan yardım dileyerek…” (US s: 66) örneğini çoğaltabiliriz. “Cicoz” adlı kitabın sonunda, ana öykü kişisi Hakkı’nın, kendini sır doktoru olarak tanıtmaya başladığını görüyoruz. Hatta ayna imgesi üzerinden, –aynayı hayatın bütünü olarak düşündüğümüzde– yaşamda asıl sırrın, göremediklerimiz olduğu çıkarımı da yapılabilir. Aslankara, bu imgeyi kullanmasının önemini, şu cümlelerle açıklamaktadır; “Shakespeare ve bütün tiyatrocular da zaten bir ayna içinde görürler hayatı ve tiyatro sanatının kendimizi bu aynada görmemize, tartmamanıza yaradığını vurgularlar. Bu açıdan ayna imgesi çok önemlidir. Hatta ben ona gönderme yapmak için “Uykusu Sakız”da bir “Shakespeare aynası” kullandım. (1)

“Uykusu Sakız” adlı kitapta, küçük bir erkek çocuğun gözünden yeni keşfedilen çocuk                      cinselliği de işlenilmiştir. Okura, öykü kişilerinin (örneğin; –“Anneler Gizler” öyküsündeki annenin, yaşamındaki adam ve oğluyla oynadığı karanlık oda oyununda veya “Çocuklar Diler” deki Selim’in, Mine ve oğlu Tolga ile birlikte canlandırdığı, tren vagon dramasındaki anlarla) anılarıyla, cinsellik çok naif bir biçimde anlatılmıştır.

Yine aynı kitapta, bir çocuğun geçmişine dönerek anne, baba ve yakın arkadaşlarıyla hesaplaşmaya çalıştığı görülmektedir. Kitapta yer alan öykülere yakın okuma yapıldığında, zaman atlamaları yaparak ve geri dönüşlerle devam eden anlatım metodunun kullanıldığı anlaşılıyor. Bu geri dönüşler yoluyla anlatım da çeşitli şekillerde uygulanmıştır. Şöyle ki; geçmişe,“”Ne adamdı dayım ama.” (US s:85) cümlesinde hissedildiği gibi sevgiyle veya “Nerede bu odanın kapısı? Baba, sana soruyorum, nerede?” (US s:77) ifadesinde görüldüğü üzere, bir anlamda sorgulama yoluyla dönüldüğü gibi, “Geçmişsiz ve öyküsüzüm ben.” (US s:22) hatta “Gerçeğim yok benim,”  (US s:22) diyebilecek kadar sitemli ve adeta reddeden bir şekilde de dönüş yapılmıştır.

“Uykusu Sakız”daki “Gidenler Öyküler” isimli öyküde yer alan; “Öyküyü gütmeye karar verişim o sıralara rastlıyor işte… Öykünün ipi bende değil, benim ipim öyküde. İstediği yöne çekiştirip yayılıyor öykü, beni de peşinden sürükleyerek. Öyküm, başka başka öykülerle karşılaşıyor bu arada. Kimine tos gösteriyor, kimine de kur yapıyor.” (US s:159) cümlelerinin, Aslankara’nın öykü serüveni için, önemli olduğunu düşünüyorum. Ayrıca, öykü yazmaya yeni başlayan kişilerce bu cümlelerin altı, özellikle çizilmelidir.

Yazarın bu cümlelerinden yola çıkarak, “Gidenler Öyküler”deki öykü kişisinin, babasının öyküsünü yazmak isterken, okulunda hizmetli olarak çalışan Burhan’ın öyküsünün “çıkageldiği”ni anlıyoruz. Tam da belirtildiği gibi; babasının öyküsünü “güderken” öykünün “ipinin” onu başka mecralara çıkardığı görülüyor. Sonrasında da öykü kişisi, Burhan’ın öyküsünü yazmaya başlıyor. Ancak “Babamın öyküsüne Burhan’ı nasıl katabilirim, hiç benzemiyorlar birbirlerine” (US S:160) ve “Oysa onları öyküde buluşturma çabam sürüyor” (US s:161) cümlelerinden, öykü ilerledikçe yazarın, Burhan’ın öyküsüne babasını eklemlemeye çalıştığı anlaşılıyor.

“Cicoz” Aslankara’nın “Uykusu Sakız”dan sonraki ikinci öykü kitabıdır. “Cicoz”u bir roman gibi okumak olanaklı olsa da kitap, öykü olarak yazılan verimlerden oluşuyor. “Cicoz” adlı kitapta tiyatro tutkunlarının serüvenleri, öykü disiplini çerçevesinde anlatılıyor. Öykülerde tiyatro ve öykü iç içedir. Kitapta öykülerin anlatıcısı olarak, bir taşra tiyatrocusunun küçük oğlu seçilmiştir. Aslankara’nın tiyatro alanında yapmış olduğu çalışmaların, bu kitabın çatısının oluşturulmasında etkili olduğunu düşünmek sanırım yanlış olmaz.

Nursel Duruel’in M.Sadık Aslankara ile “Cicoz” üzerine yaptığı söyleşideki şu cümlelerden önemli bir saptamada bulunduğunu anlıyoruz; “Cicoz”u okuyanlar, kahramanlarını unutamayacaklar bence… Bu öyküler, Türk tiyatro sanatının açık seçik ortaya konmuş, tarihi yazılmış yüzü dışında kalan hiç bilmediğimiz yüzleriyle karşı karşıya getiriyor bizi. Bu nedenle öykü sanatı bağlamında taşıdıkları değerin yanı sıra, tiyatro tarihi açısından da büyük anlam taşıdıkları kanısındayım.” (2)

Tiyatro Tiyatro Dergisi’nde yayımlanan söyleşideki bu ifadeden, yazılanların Türk tiyatrosunun gayri resmi tarihi olarak da kabul edilebileceğini anlıyoruz. Duruel bu açıdan, “Cicoz”un önemli olduğunu vurgulamıştır. Duruel’in saptaması karşısında Aslankara’nın “Cicoz” hakkında yaptığı şu açıklama dikkat çekicidir. “Farklı yıllarda, farklı kentlerde, farklı topluluklarda, kişisel tarihleri birbiriyle çakışmayan pek çok tiyatrocu tanıdım, “ölüm yaşı” gelmiş insanlardı bunlar, ama tek sığınakları tiyatroydu yine de. Bir tek “tiyatro” denildiğinde, gözlerindeki ışık parlıyor, birer cicoz halinde döne yuvarlana bırakıp koptukları aile ocaklarından, yuvalarından sonra sanki yeniden bu yuvaya, istersen buna cicozun yuvarlandığı “kuyu” da diyebiliriz…” (3)

Bir çocuk oyunu anlamına gelen “Cicoz” adlı kitapta yer alan öyküler, yine oyun isimleri olan “Mazı”, “Gülle”, “Misket”, “Bilye”, “Cicoz” ve “Ceviz” isimlerini taşımaktadır. Öykü adları da aya göre şekillenen günün zaman dilimleri şeklinde seçilmiştir. Yazar, oyun ve zaman kavramlarını bir arada kullanılarak, okura zamanla büyüyen bir çocuk ilişkilendirmesi sezdirmek istemiştir.

“Cicoz” adlı kitapta, öykülerin başlangıcında şiirsel metinler bulunuyor. Bu metinler, gövdeye bağlı bir şiir izlenimi vermekle beraber, öyküleri anlamlandırması bakımından önemlidir. Şiirsel metinlerin, gizli göndermelerle öykülerin bir anlamda özetini de sezdirmek için bilinçli olarak seçildiği düşünülebilir.

Kitabı bitirdiğimizde, insanın hafızasında aynı gövdeye bağlı şiirsel bir metin kalıyor. Öykü ile             -tabii çok bilinçli yapıldığı için- tamamen denk düşen özel bir metin belirginleşiyor. O kitap için ayrı, belki o şiirsel metin için ayrı imgeleme ve bu imgeler üzerinden çok farklı bir metin okumaları yapılarak, “Cicoz” değerlendirilebilir. Bu değerlendirme sonucu, öykülerin ve bir gövdeye bağlı şiirsel metnin benzerlikleri ve ayrılıkları da karşılaştırılabilir.

Bir kitap tamamlandığında her yeni okumanın öznel olduğu bilgisinden hareketle;  okur, metinden akanları kendine göre yorumlayıp, ister yazarının istediği şekilde, ister farklı biçimlerde ama mutlaka almış olur.

Sadık Aslankara, roman ve öykülerinde izlek olarak kentli olma bilincini sıklıkla ele almaktadır. Yazar için, kentli olma vurgusu önemlidir.

“Sığınak” adlı kitabında kentlilik sorunsalı üzerinde duruyor. Adı geçen kitaplarda, yaşadığı kentlerle ilgili sorunları olduğu seziliyor.

“Uykusu Sakız”da bu kez bireye dönüyoruz. Bu kitapta da ana temel sorunsal olan kentlilik bilinci içinde, bireysellik ve bireyselleşme konusu işlenmiştir. Tiyatronun kentleşmede önemli olduğu düşünüldüğünde; tiyatro adamı olan Aslankara’nın kentleşme sorunsalı üzerinde durmasının ilintili olduğu düşünülebilir.

Aslankara’nın romanında ve öykülerinde, öykü mekânı olarak, daha çok Denizli, Sarayköy ve Ege’yi seçtiğini görüyoruz.“Yazar, eserlerinin birçoğunda doğup büyüdüğü Denizli ve çevresini konu edinir. Özellikle Sığınak adlı romanında bu durum, daha da belirginlik kazanır. Yazarın amacı, Denizli ve çevresini uzun uzadıya anlatarak yerel özelliklerin ön plana çıktığı bir eser yazmak değildir. Romanın kurgusuna uygun olarak Denizli’deki mekânlar, yeri geldikçe birer ikişer cümle ile anlatılır. Ancak bunlar bir araya getirildiğinde ortaya kayda değer bir mekân görüntüsü çıkar… Sadık Aslankara, Denizli ve çevresini, eserlerinin merkezine alarak gittikçe gelişen bir “kentli olma” bilinciyle hareket eder ve bu bilinci okura da duyurmaya çalışır. (4) eserlerinde mekân olarak, genellikle doğduğu kent Denizli’yi seçmiş olması dikkat çekicidir. Denizli, Sarayköy ve Ege’nin kentsel geçmişleri, doğal ve tarihi güzellikleri ve mitolojik tarihleri ile ön plana çıkan yerlerinden sıklıkla söz eder. Ancak mekân olarak seçilen Denizli, metinlerde sadece kurgunun bir parçası olma şeklindedir. Roman ve öykülerinde bu bölgeler, abartısız ve ayrıntısız olarak yer almaktadır.

Yazarın Türkçenin doğru kullanılmasına özen gösterdiği anlaşılmaktadır. Metinlerinde aksanlı bir dil kullanımına rastlanmıyor. Hiçbir roman ya da öyküsünde kahramanlarının, Ege – özellikle Denizli- ağzı ile konuştuğu görülmemektedir.

Öykü kişileri de genellikle Denizli ve Sarayköy’de yaşamaktadır. Yazar, Denizli ve Sarayköy’ü bir model alan olarak almasına karşın, öykü kişileri sadece bu mekânlara ait değildirler. Ege’nin taşralılığı kırma yolunda önemli adımlar atmış bir alan olması nedeniyle, kişilerde taşranın soluğu hissedilse de kentlilik bilinçlerinin gelişmiş olduğu sezilmektedir. Öykü kişilerinin mesleklerinin, özenle seçildiği anlaşılıyor. Bu kişilerin, öğretmen, doktor, mimar vb gibi. toplumda saygınlığı olan meslek gruplarından olduğu görülüyor. Kentli olma duygusunu, içinde fazlasıyla barındıran öykü kişilerinin yerel yönetimlerde etkili oldukları anlaşılıyor.

Sadık Aslankara’nın roman ve öykülerindeki izlekler, konuları işlediği mekânlar, bu mekânlarda yaratılan karakterler, bu kişilerin kullandığı dil açısından bakılarak genel bir değerlendirme yapıldığında; Aslankara’nın Türk Yazın Tarihinde önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum.

Yazarın “Sığınak” adlı romanının başlangıç cümleleri dikkat çekicidir; “Kentin tarihini çaldım, evet çaldım, başkaları için değeri olabilir mi bunun, ne güneş ne hazine; ben değerli bir şey çalmışçasına ürküyorum kendimden.” (S s:12)

Aslankara ile yaptığım bir söyleşide bu cümleden hareketle sorduğum “Öykü kişisi değil de bir yazar olarak hangi kentin “tarihini çalmak” hatta yeniden yazmak isterdiniz?” sorusuna verdiği şu cevap önemlidir; “Ben bu konuda son derece iştahlı biriyim. Ben dünyanın tarihini çalmak ve yeniden yazmak isterdim. Spartaküs’ten itibaren tek bir kentle yetinmezdim. Nasılsa kendi kentimin tarihini yeniden yazıyorum, Sarayköy, Saraykent ve Denizli bunlar hep olacak zaten. Türkiye’yle de ilgili başka başka yazarlar görevlerini yapıyor. Başka ülkelerin, başka kentlerinde oturan yazarları da kendi ülkelerindeki kentlerin yeniden yaratılması işini yapıyor. Bana galiba şu küçük Dünya kalıyor.” (5) Önemli olduğunu düşünüyorum, çünkü bu cevapla, bütün bir dünya tarihini yine yeniden yazmak isteyen bir yazın ve tiyatro adamı ile karşı karşıya olduğumuzu bir kere daha anlıyoruz.

Sözün özü M. Sadık Aslankara’nın öykü ve romanlarına yakın okuma yapıldığında “Sığınak” ta “Uykusu Sakız”la“Cicoz” oynamak geçiyor okurun içinden…

 

KISALTMALAR:

US: “Uykusu Sakız” Aslankara, Sadık M. Can Yayınları 1 .Basım 2001, 2. Basım  Kasım 2008 İst.

S: “Sığınak” Aslankara, Sadık M. Can Yayınları 1 .Basım 2003 İst.

C: “Cicoz” Aslankara, Sadık M. Can Yayınları 1 .Basım  Ekim 2008 İst.

 

KAYNAKÇA:

1- Bilge Hoşcan, Mine. “Bir Öykü Yazarı, Sürekli Olarak Bir Öykü Heybesi İle Dolaşmalı, Oraya Her Şeyi Atmalıdır.”Öykü Teknesi Dergisi,  sayı: 16 Temmuz Ağustos 2010 s:12

2- Duruel, Nursel. “Tiyatro ve Öykünün Odağında, Sadık Aslankara İle “Cicoz” Üzerine” Tiyatro Tiyatro Dergisi Sayı: 200 Nisan 2009 Sayfa: 47

3- a.g.e

4- Baş, Selma. “M. Sadık Aslankara’nın Romanlarında Denizli”, Pamukkale Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi tarafından düzenlenen, Uluslararası Denizli ve Çevresi Tarih ve Kültür Sempozyumu bildiri kitabı Pamukkale Üniversitesi Yayınları 2007 2. Cilt s.369-378

5-Bilge Hoşcan, Mine. “Bir Öykü Yazarı, Sürekli Olarak Bir Öykü Heybesi İle Dolaşmalı, Oraya Her Şeyi Atmalıdır.”Öykü Teknesi Dergisi,  sayı: 16 Temmuz Ağustos 2010 s:13