SAYFA YAZISI; YAZINSAL LİBİDO..

YAZINSAL LİBİDO…

M.Sadık Aslankara
(08.02.2024 YAZISIDIR.)

Yedi yıl önce sitemizin ilk yıldönümünü kutlarken, “sitemizde yüksek bir öykü sinerjisi süreci yaşanmakta,” olduğu notunu düşmüşüm sayfa yazımda, ikinci yayın yılımızı karşılama coşkusuyla.

Bu haftayla birlikte sekizinci yılımıza giriyoruz.

14 Şubat 2017’de Dünya Öykü Gününde, Sevgililer Gününde başlamıştık yayına. 15 Şubatta, önümüzdeki perşembe yazmak yerine 14 Şubatı karşılayan bu hafta kalem oynatayım istedim özellikle.

O günlerde doğanlar artık yedisini bitirip sekizine girdi. Masal, öykü okuma yaşları çoktan başladı, şu evrede kim bilir nasıl okuyorlar kitapları, kestirmek zor değil bunu.

Ya anne babaları, ister misiniz onlar da o günlerde, yenice öyküye başlamış, giderek yazdıkları öyküleri paylaşır hale gelip dergilerde görünmeye koyulmuş, hatta bu aşamayı da aşıp ilk kitaplarını bile yayımlamış olsunlar. Buna şaşmam.

Buna şaşmayacağım gibi yayımladıkları ilk öykü kitaplarını bana göndermiş olabilecekleri, ötesinde bu öyküleri okuduğum hatta tutup Kitaplar Adasında ya da Öykü Kitaplığında kitap üzerine yazabileceğim gibisinden bir olasılığın gerçekleştiği bilgisi de doğrusu beni şaşırtmayacaktır hani.

Her yıl bu tarihler yaklaştığında sitemizin kuruluşunun, daha doğrusu yayına geçişinin yıldönümüne özgülenmiş bir yazı, neredeyse gereksinime dönüşüp kendiliğinden öne geçiyor.

Peki bu kez ne yazmalıyım? Sekizinci yılımız, ancak kuruluş yıldönümüne değgin yedinci yazım bu. Sitemizle ilgili, gerekli verileri, konukların merak edebileceği başlıklar altında kimi olguları, farklı açılardan ama hep paylaştık bu yazılarda. Şimdi kalkıp bunlardan kimilerini, sitenin genel konumu, fiziksel-düşünsel yapısı, içeriklerin sunumu, yazılar, görseller, belgeseller vb. farklı başlıklar altındaki yüzlerce öğeye dönük veri dizilerini yer yer yinelemeli biçimde paylaşsam, böylesi zaaf hoş karşılanabilir mi?

Yayın Yönetmenimiz Rukiye Sevindi’yle her yıl sitemizin bu türde fiziksel, içeriksel denetimini yapmak üzere çalışırken masaya yatırıyoruz kuşkusuz bütün bunları. Böyle olunca, hemen her başlık atında yapıp etmelerimizi görebiliyor, bunun eleştirel değerlendirmelerini de yerli yerine oturtabiliyoruz.

Bu kez sitede karaladığım Sayfa Yazıları üzerinden kalem oynatayım, bunu ele alırken de tiyatro, belgesel üretimime oranla daha önde görünen yazarlığımın farklı açılımlarına değineyim düşüncesindeyim.

Nitekim bugüne dek yayımladığım birkaç bin yazının beş yüz dolayındaki bölümünün salt sitede yer aldığını söyleyebilirim ilkin. Sayılardan yuvarlamayla söz etmem boşuna değil, bir eksiklik kuşkusuz, ancak yazılarımın listesini yapmış, bunların çizelgesini tutabilmiş değilim ne yazık ki.

İşi gücü okumak-yazmak olan biri konumuyla bu açıdan bir “yazı amelesi” konumu taşıdığımın bilincindeyim elbette. Son birkaç kitabımın yaşamöyküsü bilgisine, “yazın emekçisi bağlamında alınmaktan kaçınmadı,” notunu inişim bu nedenle rastlantı değil, bu dile getirişi özellikle yeğledim, doğrusu ya bu da bilinsin isterim.

Bu kavramı, emeğinin karşılığıyla geçinip karnını doyuran bir kol işçisi, fabrika işçisi bağlamında almıyorum asla. Tam tersine edebiyatın çilesini çekse de bunu şikâyet konusu yapmadan, yazarlığı yaşama nedeni gören, bunu yaşama bağlılık tutkusuyla yerine getirdiğimi söyleyen söz konusu metne “gönüllü bukağılık” deyişini de ekledim bu nedenle.

Bunlar, yazarlığın bir “tutku” bağlamında alınması gerektiğini koyuyor aynı zamanda ortaya. Gerçekten yazma edimini bir hobi, uğraş, meslek vb. “ihtiyari” nitelenebilecek eylem, durum, olay türü yaklaşım ya da kavrayıştan sakınmak, yazarlığı tutku, bir yazınsal libido olarak korumak zorunlu.

Böylesi bir kendini verişi, kendinden geçişi gelişigüzel herhangi kişi, karşılayamaz, olabilir, bunda şaşılacak bir yan görmemeli, kalkıp hiç kimse zorlayamaz da, ancak kişide yazarlık için gerekli bu tutku, bir başka açıdan bu edebi libido yoksa eğer, yazarlık yanıltıcı olacaktır. Çünkü kişi, kendisini ne denli “yazar” saysa da aslolan bunu, bu onayı edebiyat dünyasının vermesi, saltık olarak edebiyat sanatının kişiyi, “yazar” kabullenip göstermesidir.

İşte bu yaklaşım ölçütü doğrultusunda kendimi bildim bileli okuyan, yazan biri olarak gördüğümü söyleyebilirim. Bunu da tutkuyla yaptım hep, aşkla bağlandım yazmaya okumaya.

Bir gün geldi, yüzüme, “Benim kitabım için yazmadın, bu yüzden ben de senin kitabını okumama kararı aldım,” diyen yazarla karşılaştım. Bir gün geldi, bu kez de ben, öykülerinin tümünü okuduğum, yayımlayacağı son kitabının editörlüğünü yapmamı isteyen yazara da, “Ben senin bütün kitaplarını okudum, ama senin, kaleme aldığım tek bir öykümü bile okumadığından eminim,” deyiverdim bir anda.

Yazarlığın yarıdan fazlası okumak, tutkuyla, aşkla, çıkar peşine düşmeden kendini vererek okumak… Memet Fuat gibi söyleyecek olursam, güzel bir yapıt okuduğumda, kendim yazmışçasına büyük mutlulukla okudum, ayırmadan, ne anlattığına bakmadan, bu, ne olursa olsun, salt bunu nasıl yapılandırdığına bakarak okudum.

Hâlâ okuyorum, hep okuyacağım, yazacağım, yaşamım boyunca.

Ama gönül rahatlığıyla kesinleyebilirim, kitabını okuduğum nice “yazar”, bu yazımı da okumayacak, bense onlardan gelen kitapları okuyacağım yine, okuma sırama alacağım her zamanki gibi.

Çünkü ben okuduğum için yazarım, öğreneceğim çok şey olduğu için, bunları hep beklediğim, sürekli okuma açlığı yaşadığım, ne denli okursam okuyayım,  okumaya hep aç kaldığım için yazarım.